Sosyal fobi hakkında herşey

(3 oy) 4/5 728
Yorum Yaz


Sosyal fobi nedir?

Sosyal anksiyete bozukluğu (SAB) veya sosyal fobi 1980’de psikiyatrik tanı sınıflamasına dahil olmuştur. Liebowitz ve arkadaşlarının 1985’de “ihmal edilmiş anksiyete bozukluğu” başlıklı yayını ile psikiyatri biliminde bu konuda çalışmalar büyük bir ivme kazanmıştır. Uzun bir süre bir grup klinisyenin bu hastalığı normal bir kişilik özelliği veya aşırı utangaçlık gibi ele alması, diğer taraftan bir başka grubun ise kişilik bozuklukları sınıfı içinde değerlendirmesi sosyal fobi konusunun göz ardı edilmesine yol açmıştır.

Sosyal fobi bir ucunda normal utangaçlığın/çekingenliğin yer aldığı bir süreklilik içinde düşünülebilir. Aslında utangaçlıkla sosyal fobi arasındaki sınır çizgisinin belirlenmesinde, işlevsellikte bozulma dışında ciddi bir ayrım ortaya konmuş değildir. Sosyal fobi ilk kez 1900’lü yılların başında başkalarınca izlenirken konuşmak, yazı yazmak ya da piyano çalmak gibi durumlardan korku duyan hastaları betimlemek için kullanılmıştır.

1966 yılında agorafobi, sosyal fobi, hayvan fobisi ve özgül fobiler olarak fobilerin dörde ayrılmasıyla ve böylelikle sosyal fobinin ayrı bir antite olarak bilimsel literatüre girmesi yönünde önemli bir adım atılmıştır. Daha sonra belirli fobilerin niteliksel olarak farklılık gösterdiği verilerle desteklenmiş ve sosyal fobi ayrı bir tanı kategorisi olarak tanımlanmıştır. Sosyal fobi, bilimsel literatürde ilk yer aldığı dönemde, başkası tarafından gözlenirken veya performansa dayalı durumlarda (toplum içinde konuşma, başkalarının yanında yemek yeme veya yazı yazma) dikkatle izlenmeden aşırı korku duyma olarak tanımlandı. Bu gibi durumlarla karşı karşıya kalındığında, panik benzeri belirtilerin geliştiği (kalp çarpıntısı, titreme, kızarma, terleme vb.) ve bireylerin bu gibi durumlardan kaçınarak veya büyük bir gerilim yaşayarak tahammül etmeye çalıştıkları belirtildi.

Sosyal fobi teşhisi nasıl koyulur ?

1. Sosyal ortamlarda ya da performans gerektiren durumlarda veya tanımadık insanlar önünde ortaya çıkan belirgin ve inatçı korku. Kişi burada aşağılanmasına veya utanmasına neden olacak biçimde davranacağından ya da anksiyete belirtileri göstereceğinden korkar.

Not: Çocuklarda, tanıdık kişilerle yaşına uygun toplumsal ilişkilere girebilme becerisi olmalı ve anksiyete, yalnızca erişkinlerle olan ilişkilerde değil, akranlarıyla olan ilişkilerinde de ortaya çıkmalıdır.

2. Korkulan toplumsal durumlarla karşılaşma hemen her zaman anksiyete doğurur. Bu duruma bağlı veya durumsal olarak yatkınlık gösteren bir panik atağı biçimini alabilir.

Not: Çocuklarda anksiyete; ağlama, huysuzluk yapma, donakalma veya tanıdık olmayan insanların olduğu toplumsal durumlardan uzak durma olarak dışa vurulabilir.

3. Kişi, korkusunun aşırı ya da anlamsız olduğunu bilir.

Not: Çocuklarda bu özellik olmayabilir.

4. Korkulan toplumsal ya da bir eylemin gerçekleştirildiği durumlardan kaçınılır ya da yoğun anksiyete ya da sıkıntıyla bunlara katlanılır.

5. Kaçınma, anksiyöz beklenti ya da korkulan toplumsal ya da bir eylemin gerçekleştirildiği durumlarda sıkıntı duyma, kişinin olağan günlük işlerini, mesleki işlevselliğini (ya da eğitimle ilgili olan), toplumsal etkinliklerini veya ilişkilerini bozar veya fobi olacağına dair yoğun bir sıkıntı vardır.

6. 18 yaşın altındaki kişilerde süresi en az 6 aydır.

7. Korku veya kaçınma bir maddenin (örneğin kötüye kullanılabilen bir ilaç, tedavi amaçlı kullanılabilen bir ilaç) doğrudan fizyolojik etkinliklerine veya genel tıbbi bir duruma bağlı değildir ve başka bir mental hastalıkla daha iyi açıklanamaz (örneğin, agorafobi ile birlikte olan veya olmayan panik bozukluğu, ayrılma anksiyetesi bozukluğu, vücut dismorfik bozukluğu, yaygın bir gelişimsel bozukluk ya da şizotipal kişilik bozukluğu)

8. Genel bir tıbbi durum veya başka bir mental bozukluk varsa bile tanı ölçütünde sözü edilen korku bununla ilişkisizdir. Örneğin, kekemelik, Parkinson hastalığındaki titreme veya anoreksiya nevroza ya da bulimia nervozadaki anormal yeme davranışına ait korku değildir.

9. Yaygın korkular, çoğu toplumsal durumları kapsıyorsa (Örneğin söyleşileri başlatma ve sürdürme, küçük topluluklara katılma, karşı cinsle çıkma, üstleriyle konuşma, partilere gitme).

Not: Çekingen kişilik bozukluğu ek tanısını koymayı da düşününüz.

Sosyal anksiyete bozukluğunun ICD-10’a göre tanı ölçütleri

 A. Aşağıdakilerden birisi bulunmalıdır:

  1. Dikkat odağı olmayla ilgili ciddi korku ya da utanacağı ya da küçük düşeceği biçimde davranma korkusu
  2. İlgi odağı olmaktan ya da utandırıcı ya da küçük düşürücü şekilde davranma korkusu olan durumlardan kaçınma

Bu korkular topluluk içinde yemek yeme ya da konuşma, tanıdık kişilerle topluluk içinde karşılaşma, küçük gruplara (örneğin partiler, toplantılar, sınıf) katılma gibi sosyal durumlarda ortaya çıkmaktadır.

B.Hastalığın başlangıcından beri, korkulan durumlarda agorafobi için B ölçütleri altında tanımlandığı gibi, en az iki anksiyete belirtisinin aşağıdaki belirtilerden en az birisiyle beraber görülmesi

  1. Kızarma ya da titreme
  2. Kusmaktan korkma
  3. İdrara sıkışma ya da idrar ya da dışkı kaçırma korkusu
  4. Belirtiler ya da kaçınma ciddi duygusal sıkıntıya neden olur ve birey bunların aşırı ve mantıksız olduğunun farkındadır.
  5. Belirtiler korkulan durumlarla sınırlı şekilde ya da en yoğun olarak bu durumlarda görülür ya da korkulan durumun ortaya çıkması beklendiğinde belirgin hale gelir

A ve B ölçütünde yer alan belirtilerin nedeni sanrılar, varsanılar ya da organik mental bozukluklar, şizofreni ve şizofreni benzeri bozukluklar, duygu durum bozuklukları, saplantı-zorlantı bozukluğu olmamalı ve bu belirtiler kültürel inançlara ikincil olmamalıdır.

Klinik tanı ölçütleri

Sosyal fobi fiziksel, bilişsel ve davranışsal belirtilerle karakterize bir hastalıktır. Tanı ölçütlerine göre korkulan durumla karşılaşmanın hemen her zaman anksiyete doğurduğu ve anksiyetenin duruma bağlı ya da durumsal olarak yatkınlık gösteren bir panik atağı biçimini alabileceği belirtilmiştir. Kişi korktuğu durumlarla karşılaşması için zorlandığında veya beklenmedik anda böyle bir durumla karşılaştığında yoğun anksiyete yaşar ve çeşitli bedensel belirtiler ortaya çıkar. Bu belirtiler çarpıntı, tremor, terleme, gastrointestinal rahatsızlık, diyare, kas gerginliği, yüz kızarması, konfüzyon gibi belirtilerdir.

Sosyal fobide kişinin korkulan durumla karşılaşması panik atağı yaşatabilir. Ancak, panik bozukluğunda daha çok çarpıntı, göğüste ağrı ya da sıkışma hissi görülürken sosyal fobide daha çok terleme, yüz kızarması ve ağız kuruluğu görülür. Sosyal fobide sık görülen fiziksel belirtiler; çarpıntı (%79), titreme (%74), kaslarda gerginlik (%64), karında huzursuzluk hissi (%63), ağız kuruluğu (%61), sıcak basması-ürperme hissi (%57), başta basınç-baş ağrısı (%46) olarak bildirilmiştir.

Sosyal Fobi ile Çekingen Kişilik Bozukluğu (ÇKB) İlişkisi

Geçen 10 yıl boyunca sosyal fobi ile ÇKB arasındaki benzerlikler oldukça dikkat çekmiştir. DSM-III-R’de hem sosyal fobi hem de ÇKB’nin temel karakteristiği olumsuz değerlendirilme korkusu olup bu da sosyal ortamlardan kaçınma ya da rahatsızlık hissine yol açmaktadır. Yaygın sosyal fobinin tanımlanması bu bozukluk ile ÇKB arasında büyük oranda kavramsal örtüşmeye yol açmıştır. Çünkü literatürdeki ÇKB tanı kriterlerinden yedisinden altısı sosyal fobi tanı kriteriyle açıkça ilişkiliydi. Ayrıca her ikisinin de başlangıç yaşı aynı olup geç çocukluk dönemi ya da ergenliğin erken dönemlerinde başlamaktadırlar. Araştırıcılar yaygın sosyal fobi ile ÇKB’nin sadece işlevselliğin şiddeti bakımından farklı olduğunu belirtmişlerdir. Hollanda’da yapılan bir çalışmada ÇKB’ye sahip olanların yaygın sosyal fobisi olanlara göre daha yüksek seviyede kaçınma, depresif semptomlar, nörotisizm, içe dönüklük, sosyal ve mesleksel başarısızlık yaşadığı saptanmıştır.

ÇKB ile sosyal fobinin yaygın tipi arasındaki ayrımın nasıl yapılacağı tartışmalıdır. Bir yaklaşıma göre sosyal fobide kişinin toplumsal bir ortama girdiğinde sıkıntı ve küçük düşme korkusu sonucunda kaçındığını (dikkat kişinin kendisine yönelik); çekingen kişilikte ise kişinin algıladığı eleştiriden dolayı (dikkat dışarıya yönelik) kaçınma davranışı sergilediğini söylemektedir.

Bir diğer yaklaşıma göre yaygın sosyal fobi ile çekingen kişilik bozukluğu arasındaki ayrımın çok güç olduğunu belirtmektedir. Yaygın sosyal fobinin bir kişilik bozukluğu için aranan ölçütleri karşıladığına dikkat çekmektedir. Sosyal fobi, kronik bir hastalık oluşu, erken yaşta başlaması, yaygın oluşu gibi özellikleri ile bir kişilik bozukluğu ölçütlerini karşılar görünmektedir. Ayrıca bazı ilaç çalışmalarında çekingen kişilik bozukluğunun eşlik ettiği sosyal fobili olgularda ilaç tedavisinden sonra çekingen kişilik bozukluğu ölçütlerini karşılar olmaktan çıkmasının da çekingen kişilik bozukluğu tanısının geçerliliğine kuşku düşürdüğünü söyleyerek iki tanı arasındaki sınır çizgisinin bulanık olduğunu belirtmektedir.

Yaygın sosyal anksiyete bozukluğu ile çekingen kişilik bozukluğunun yapısal analiz ve tedavi sonuçları değerlendirilerek yapılan bir karşılaştırma çalışmasında, ÇKB olanların yaygın sosyal fobisi olanlara göre daha depresif oldukları, işlevselliklerindeki bozulmanın daha fazla olduğu, ÇKB’nin eşlik ettiği sosyal fobililerin yalnız sosyal fobisi olanlara göre tedaviye daha hızlı yanıt verdikleri saptanmış. Bu iki tanının birbiriyle oldukça yakın ilişkili oldukları ancak farklı yönleri nedeniyle farklı tanı kategorileri olarak kalmalarının yararlı olacağı kanaatine varılmıştır.   

Sosyal Fobinin Yaygınlığı

Sosyal fobi çocuklarda ve özellikle ergenlerde oldukça yaygın olmasına rağmen çocuk, ergen ve üniversite öğrencilerinde yapılmış az sayıda epidemiyolojik çalışma vardır. Amerika’da yapılan bir çalışmada ergenlerde sosyal fobinin yaşam boyu yaygınlığı %5-15 oranında saptanmıştır.

Yapılmış olan epidemiyolojik ve topluma dayalı çalışmalar sosyal fobinin en yaygın anksiyete bozukluğu olduğunu ve toplumun %13’ünü etkileyerek major depresif bozukluk ve alkol bağımlılığından sonra en sık görülen üçüncü psikiyatrik hastalık olduğunu göstermiştir . Diğer anksiyete ve duygu durum bozukluklarına göre başlangıç yaşı görece daha düşük olup ortalama başlangıç yaşı 15.5 yıldır.

İzleyici önünde konuşurken pek çok kişi hafif rahatsızlık ve kalp çarpıntısı, kas gerginliği, titreme gibi fizyolojik tepkiler gösterir ve kısa sürede yerini rahatlık hissine bırakır. Ancak bu durum sosyal fobiklerde ciddi rahatsızlıklara yol açarak aşırı anksiyeteyle buna dayanma ya da kaçınma davranışına yol açar. Bir grup önünde konuşma her türlü eğitimde çok yaygın bir aktivitedir. Topluluğa karşı konuşma çok yaygın bir korku olup normal popülasyonun %15-30’unun bu durumda aşırı korku yaşadığı düşünülmektedir.

Ulusal Eştanı Çalışması’nda, sosyal fobinin bir yıllık yaygınlığı % 7.9, yaşam boyu yaygınlığı ise %13.3 olarak saptanmıştır. Kanada’da yapılan bir çalışmada yaşam boyu yaygınlık %7.1, Almanya’da yapılan çalışmada ise %8.7 olarak bulunmuştur. ABD’de, beş bölgede 18 yaş üzerindeki 18 bin kişide tanısal görüşme soru formu (DIS) kullanılarak yapılan bir epidemiyolojik alan çalışmasında sosyal fobinin yaşam boyu yaygınlığı %2.4 olarak bulunmuştur. İsviçre’de yapılmış olan çalışmada ise, %16 gibi oldukça yüksek bir yaygınlık oranı elde edilmiştir. Çalışmalarda kullanılan tanı ölçütlerindeki farklılıklar veriler arasında oldukça geniş bir aralık oluşmasına yol açmıştır.

İtalya’da toplumdan rastgele seçilen 2500 kişiyle yapılan bir çalışmada sosyal fobinin yaşam boyu yaygınlığı % 4 bulunmuştur. Bu çalışmada en yaygın korkular sırayla toplum önünde konuşma, odada birileri varken içeri girme, yabancılarla konuşma olarak belirtilmiştir. Aynı çalışmada sosyal fobi başlangıç yaşı 28.8, ilk semptomların ortaya çıktığı yaş 15.5 olarak bulunmuş, kadınlarda erkeklere göre 2 kat daha fazla bulunmuştur.

Bu kadar ciddi ve yaygın bir problem olmasına karşın sosyal anksiyetenin 1990’lı yıllardan önce hem toplum hem de psikiyatri/psikoloji tarafından yeterince önemsenmemiş olduğu dikkat çekmektedir. 2000’li yıllara gelindiğinde ise çocuk ve ergenlerde sosyal fobiye gösterilen ilginin giderek arttığı ve özellikle bozukluğa ilişkin yaygınlık oranları, etiyolojik nedenler ve tedavi seçenekleri gibi çalışma konularında belirgin bir artış olduğu görülmektedir.

Yakın zamana kadar sosyal anksiyetenin öneminin gözden kaçırılması birden çok nedene bağlanabilir. Bu nedenlerin başında, çocuklarda sosyal anksiyetenin hem aile, hem de okul çevresinde bir problem olarak görülmemesi sayılabilir. Dışa yönelmiş bozukluklarda olduğu gibi yıkıcı davranışlarla çocuğun başkalarına zarar vermiyor olması sorunu, çevrenin gözünde ihmal edilebilir kılmaktadır. Sosyal ortamlarda geri planda ve genellikle sessiz kalmayı tercih eden çocuklar ‘çekingen’ olarak görülmekte, onların bu özelliği kişiliklerinin bir parçası olarak kabul edilmekte, hatta ‘ağırbaşlılık’ denilerek sosyal onay görmektedir. İkinci olarak, sosyal fobinin doğasında var olan utangaçlık ve olumsuz değerlendirilmekten korkma, yardım aramayı engelleyen önemli bir faktördür. Sorunun çözümüne yönelik girişimleri geciktiren bir diğer sebep ise probleme eşlik eden bedensel belirtiler nedeniyle kişilerin diğer tıp birimlerine başvurarak zaman kaybetmeleridir.

Çocuk ve ergenlerde sosyal fobi üzerine yapılmış yakın tarihli iki gözden geçirme çalışmasında sosyal fobinin ruhsal bozukluklar içinde en yaygın olanlardan biri olduğu, utangaçlıktan daha aşırı bir durum olduğu, neden olduğu sonuçlar bakımından tahmin edilenden daha ciddi bir bozukluk olduğu ve sosyal fobili kişilerin sadece çok küçük bir kısmının tedaviye başvurduğu belirtilmiştir.

 Sosyal Fobililerde Sigara, Alkol, Madde Kullanımı ve İntihar

Öğrenciler üniversiteyle beraber yoğun sosyalleşmenin olduğu bir ortama girerler. Çoğu kez bu ortamların alkol tüketimini ve sigarayı teşvik ettiği düşünülmektedir. sosyal fobi ile alkol tüketimi arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalar farklı sonuçlar göstermiştir. Bazı çalışmalarda sosyal fobi ile alkol tüketimi arasında ilişki bulunmamış arkadaş gruplarının etkisinin çok daha önemli olduğu bulunmuştur . Bir başka çalışmada ise sosyal anksiyöz kişilerin sosyal anksiyete yaratabileceklerini düşündükleri ortamda rahatlık ve kendine güven verdiği düşüncesiyle daha sık alkol aldıklarını göstermiştir .

Son yıllarda oldukça ilgi çekici konulardan biri de ruhsal sorunları olanların sigara kullanma durumlarıdır. Çok sayıda çalışmada duygu durum ve psikotik bozukluğu olan hastaların toplum geneline göre daha sık sigara kullandığı saptanmıştır. Anksiyete bozukluklarının sigara kullanımıyla ilişkisi ise tartışmalıdır. Anksiyete bozuklukları arasındaki sigara kullanma davranışlarının karşılaştırıldığı yakın tarihli bir çalışmada panik bozukluk grubundaki hastaların %40.4’ü, sosyal fobisi olanların %19.6’sı ve obsesif kompulsif bozukluğu olanların %22.4’ünün halen sigara kullandığı saptanmış ve bu fark panik bozukluk lehine istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.

Aslında sosyal fobi ile sigara kullanma ve nikotin bağımlılığı arasındaki ilişki çeşitli nedenlerle özellikler gösterir:

  1. Sosyal fobi çocuk ve ergenlerde yaygındır.
  2. Çok sayıda sosyal fobik aşırı sigara kullanıcısıdır.
  3. Sosyal fobi, depresyon ve madde kullanım bozukluklarının tersine, görece erken yaşta başlar ve olasılıkla sigaraya başlamadan önce mevcuttur.
  4. Sigaranın sosyal ortamlarda rahatsızlığı kompanse etmek amacıyla sosyal olarak kabul edilebilir etkili bir araç olarak algılanmasıdır.

Aslında sosyal fobinin sigara kullanımını başlatma veya arttırması arasındaki ilişki konusunda farklı görüşler vardır. Bir kısım araştırıcı sosyal fobisi olanların sosyal ortamdan uzak kaldıkları ve böylece akranlarının sigaraya başlatma baskısını hissetmediklerini ve sigara kullanımının daha az olması gerektiğini belirtirken, tam tersini savunan diğer araştırmacılar sosyal korkuları olanların kendilerini rahatsız ve utangaç hissettikleri ortamda sigaranın rahatlık ve ortama dayanma sağladığını belirtmektedirler.

İntihar düşünce (% 11-14) ve girişimi (%2.8-4.6) toplumda oldukça yaygın olup aynı zamanda tamamlanmış intihar için güçlü risk faktörleridir. Psikolojik otopsi çalışmaları, intiharların çoğunluğunun bireyin ilk intihar girişiminde gerçekleştiğini göstermiştir. Bu nedenle intihar davranışları için risk faktörlerini anlamak ilk intihar girişimini önlemek açısından oldukça önemlidir. İntihar davranışında özellikle duygu durum bozuklukları, madde kullanım bozuklukları ve şizofreni olmak üzere ruhsal bozuklukların varlığının önemli bir risk faktörü olduğu saptanmıştır. Çalışmalar anksiyete bozukluklarına duydu durum bozukluklarının eşlik etmesi durumunda intihar düşünce ve girişimlerinin arttığını göstermektedir. Anksiyete bozukluklarının intihar davranışı için risk faktörü olup olmadığı önemli ilgi alanı olmaya başlamış ve yapılan kesitsel ve klinik çalışmalar anksiyete bozukluklarının da intihar düşünce, girişim ve tamamlanmasında risk faktörü olduğunu göstermiştir.

18-64 yaş arası 4796 kişide yapılan toplum temelli 3 yıllık izlem çalışmasında, obsesif kompulsif bozukluk, sosyal fobi ve yaygın anksiyete bozukluğunda artmış intihar düşüncesi saptanırken intihar girişimiyle ilişkili bulanamamıştır. Panik bozukluk ve sosyal fobili hastaların intihar düşünce ve girişimlerinin araştırıldığı bir çalışmada; son 1 yıl içerisinde panik bozukluğu olan hastaların %31’i, sosyal fobisi olanların %34’ü intihar düşüncesine sahip olduğunu belirtmiş, panik bozukluğu olan hastaların biri, sosyal fobisi olanların ikisi geçen bir yıl süresince intihar girişiminde bulunduğunu belirtmiştir.

Sosyal Fobinin Yaşam Kalitesi Üzerine Etkisi

21. yüzyıla girerken bilgi toplumuyla beraber, yaşam kalitesi kavramı ön plana çıkmış, bireylerin yaşam kalitelerini artırma ve doyum verici bir yaşam arayışı başlamıştır. Yaşamı etkileyen tüm hastalıkların ve faktörlerin yaşam kalitesine etkisi araştırılmaya başlanmıştır. Uzun yıllar boyunca ruhsal sorunlarda semptomlar azaltılmaya çalışılmış ancak yaşam kalitesi üzerine odaklanılmamıştır.

Son yıllarda ruhsal hastalıkları ve tedavi sonuçlarını değerlendirmede yaşam kalitesi ve yaşamdan tatmin olma da değerlendirilmeye başlanmıştır. Eş tanı yokluğunda bile sosyal fobi belirgin zorlanma, intihar düşüncesinde artma, maddi sorunlar, iş ve okul performansında azalma, sosyal destek sisteminde bozulma, psikotrop tedavinin daha fazla kullanılması ve medikal veya ruh sağlığı doktorundan daha fazla yardım alma ile birliktelik gösterir. Çok sayıda çalışmada sosyal fobi tanısı konulan hastalarda ruh sağlığı, genel sağlık, rol kısıtlılıkları ve sosyal işlevsellik alanları dahil olmak üzere tüm alanlarda yaşam kalitesi sosyal fobi si olmayanlara göre daha düşük bulunmuştur.

Sosyal Fobinin Okul Başarısı Üzerine Etkileri

Çocuk ve gençlerde SAB ayrı bir klinik tanı olarak kabul edilmesine rağmen sosyal fobili çocuk ve ergenlerin büyük çoğunluğu ebeveynler ve okuldaki öğretmen ve danışmanlar da dahil olmak üzere profesyoneller tarafından fark edilmemeye, tanınmamaya devam etmektedir. Sosyal fobili çocukların başkalarının kendileri hakkında değerlendirme yapma ve dikkatleri üzerlerine çekmeme yönündeki kaygıları onları sınıfta görülmez ya da ihmal edilir kılmaktadır. Öğrencinin artık okula gelmek istemediği aşamaya kadar da okuldaki öğretmen ve danışmanın da dikkatini çekmemektedir . Sosyal fobi ayrı bir tanı olarak 1980’den itibaren görülen görece yeni bir tanı olduğu için çoğu danışman, psikolog, öğretmen ve pediatrisiler tarafından yeterince bilinmemektedir. Çoğu ebeveyn de sosyal fobinin farkında olmaz. Çünkü belirli derecede başkalarının ne düşüneceği kaygısı ve sosyal fobi oldukça yaygındır. Bu yüzden aileler çocuklarını utangaç olarak görüp durumu tedavi edilebilir bir hastalık olarak algılamaz. Sosyal fobi fark edilse bile çocuk ve ergenin tanı ve değerlendirmesi oldukça komplikedir. Çünkü çocuk ve ergenin yaşadığı kaygı ve utanmayı ifade etmesi bilişsel gelişim seviyesine bağlıdır. Bunun iyi bir şekilde ifade edilmemesi klinisyenin okul reddi, sosyal izolasyon ve öfkeli davranışların altında yatan durumları değerlendirmesini zorlaştırır.

sosyal fobinin tipik bulguları da yaşla değişmektedir. Yetişkinlerin tersine çocuk ve ergenler rahatsızlık, ağlama, donakalma, katı ve rijit davranış biçimi sergileme, somatik semptomlar gösterme, hatta başkalarının sürekli ona baktığı şeklinde referans düşünceler gösterirler. Ayrıca ergenler çocuklardan farklı olarak kavga etme, okuldan kaçma, anti sosyal tavırlar da sergilerler. Bir başka sorun özellikle ergenlerde normal korku ile patolojik korku arasındaki sınırın sıklıkla belirsiz olmasıdır. Ergen, kimlik oluşumu ve sosyal beceri gelişimi için oldukça kritik bir dönemde bulunduğu için akranları tarafından kabul görme ve vücut imajı oldukça önemlidir.

İsveç’te 12-14 yaş arası 2128 öğrencide yapılan bir çalışmada öğrencilerin % 4.4’ünde sosyal fobi bulunmuştur. Sosyal fobi saptanan öğrencilerin % 91.4’ünde sosyal korkular kaynaklı derslerde başarısızlık saptanmıştır. Derslerde başarısızlığa yol açan sosyal korkular arasında sınıf önünde konuşma (%63,4) en sık neden olup, bunu tanımadığı biriyle telefon görüşmesi yapma ve tanımadığı biriyle konuşmayı başlatma izlemektedir.

Sosyal fobili öğrenciler sınıf önünde konuşmaktan sıkıntı duyma, okul ve sınıfta gerginlik hissi nedeniyle lise ve üniversite döneminde başarısızlık yaşamakta ya da okulu bırakmaktadırlar. Aslında okulu sevmeme ve okulu terk etmede en sık belirtilen iki neden olarak bunlar belirtilmiştir. Sosyal fobi, okulu bırakmaya en sık sebep olan anksiyete bozukluğudur. Bu nedenle erken tanınıp tedavi edildiği oranda okuldan zevk almaları, lise ya da üniversiteyi tamamlamaları ve bunun sonucunda topluma katılım ve katkı yapma fırsatı yakalanmış olacaktır.

Sosyal fobili ergenlerin tedavi arayışına girmeme nedenlerinin araştırıldığı bir çalışmada, tedavi arayışlarının yanlış değerlendirileceği kaygısı ve bu sorunu yardımsız kendi başına çözebileceği inancı en sık nedenler olarak saptanmıştır. Aynı çalışmada tedavi arayışına yönelmede ve hastalığın ciddiyetini algılamada intihar düşünceleri ve okula gidememe gibi faktörlerin belirleyici olduğu saptanmıştır. Sosyal fobi çocukluk ve ergenliğin başında ortaya çıkmasına rağmen tedavi arayışı 20-30 yaş arasında olmaktadır.

Sadece başkalarının önünde konuşma korkusunun araştırıldığı rastgele örneklem yöntemiyle seçilmiş ve telefon görüşmesi ile yapılan bir çalışmada katılımcıların 1/3’ü kalabalık bir dinleyici grubuna karşı konuşurken aşırı anksiyete yaşadığını belirtmiştir. Topluma konuşmada utanılacak bişeyler yapma ya da söyleme (%64), yetersizlik izlenimi verme (%74), konuşmayı sürdürememe (%63), aptalca şeyler söyleme (%59), titreme, sallantı ve diğer anksiyete belirtileri gösterme (%80) en çok anksiyete yaratan bilişlerdir. SAB’li kişilerin %34.8’i yaşadıkları kaygı ve endişe nedeniyle uzun süre okul yerine evde yalnızlığı seçmişlerdir. Katılımcıların %10’u topluma karşı konuşma kaygısının iş yaşamında, sosyal yaşamda, eğitimde sıkıntılar yarattığını belirtmiştir. Bu sonuçlar patolojik çocukluk çağı sosyal anksiyetesinin erken fark edilip tedavi arayışına gidilmesinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Sosyal anksiyeteleri olanlar başarılı akademisyenlik ve iş yaşamı fırsatını kaçırıp topluma yük olur boyuta gelmişlerdir. 21. yüzyılın artan teknoloji ağırlıklı kompleks dünyasında lise ya da üniversiteyi tamamlayamayıp işe yaramazlık ve işsizlikle karşı karşıya kalmaktadırlar.

Ergenlik-Kimlik Gelişimi ve Sosyal Fobiyle ilişkisi

Ergenlik, bireyin biyolojik, psikolojik ve sosyal alanlarında belirgin gelişimsel değişikliklerin olduğu zorlu bir dönemdir. Ergenler bir yandan bu değişikliklere uyum sağlamaya çalışırken, öte yandan önemli gelişimsel görevlerden biri olan kimliğini şekillendirmeye yani, kendini bireysel olarak tanımlamaya çabalar. Gerçi, kimlik şekillenmesi yaşam boyu süren bir süreç olmasına karşın, en önemli yapılanma ergenlik döneminde gerçekleşmektedir. Ergenlik ve gençlik döneminde yaşanan kimlik bunalımı evresi boyunca her genç şu temel uğraşları verir:

  1. Sarsılmaz arkadaşlıklar kurma yoluyla, yakın ilişkilerde benimseneceğine olan güvenini ve geleceğe yönelik umudunu sağlamlaştırmak
  2. Otoritenin kural ve buyruklarına açık ya da örtük biçimlerde başkaldırma ve çeşitli denemelerde iradesini sınama yoluyla bildiği yolda yürüyebilen bağımsız ve iradesi güçlü bir birey olduğuna inancını pekiştirmek
  3. Önüne koyduğu amaçları gerçekleştirmeye girişme yoluyla düşlediği erişkin olmaya doğru güvenli adımlarla ilerlediğini duyumsamak
  4. Yetenekli olduğu alanlarda sivrilme yoluyla, işinin ustası olabileceğini kendine ve başkalarına kanıtlamak
  5. Cinsellikle uğraşarak ve cinsel yanı olan ilişkileri deneyerek kendini ait olduğu cinsin üyesi olarak hissetmek, yani tam bir erkek ya da kadın olmaya yönelmek.

Yani temelde iki şeyin mücadelesini vermektedirler: Kişiliğindeki güçlü ya da sağlıklı yanları ön plana çıkararak kendisini olabilecek en olumlu biçimde var etmek ve toplum tarafından da öyle tanınmak. Aslında bu iki faktör birbirine bağlı olup iç içe geçmiş durumdadır. Yani çevresi tarafından güçlü biri olarak tanınmak, öncesinde güçlü biri olmayı gerektirir. Çünkü başkalarıyla gerçek bağlantılara girme, kendini sağlam biçimde tanımlamış olmanın sonucu ve sınanmasıdır. Güvenli bir kimlik duygusunun kaybolduğu yerde arkadaşlıklar ve ilişkiler sağlıklı olmayacaktır.(B.K.Gültekin-UT)

Sosyal Fobinin Tedavisi

Sosyal fobi, çoğunlukla doğru tedaviyle tamamen iyileştirilebilir bir rahatsızlıktır. En etkili tedavi bilişsel-davranış terapisidir. İlaç tedavisi de belirtilerin azalmasına sebep olarak bilişsel-davranış terapisini daha etkili hale getirebilir.

Bilişsel-davranış terapisi: Bu terapinin amacı kişinin düşüncelerini daha akılcı bir yere yönlendirmek ve daha önceden anksiyeteye sebep olmuş durumlardan kaçınmasını engellemeye yardımcı olmaktır. Kişinin anksiyete belirtilerini tetikleyen durumlara karşı farklı reaksiyon vermesini öğretir. Terapi sistematik duyarsızlaştırmayı veya korkulan duruma gerçek hayatta maruz kalmayı içerebilir. Sistematik duyarsızlaştırmada kişi ürkütücü durumu hayal eder ve korkularıyla güvenli ve rahat bir çevrede başa çıkmayı öğrenir (örneğin terapistin ofisi). Gerçek hayatta maruz kalmada ise; terapistin desteğiyle kişi aşamalı olarak kendisi için ürkütücü olan durumla karşı karşıya gelir. Özsaygının ve sosyal becerilerin geliştirilmesi için danışmanlık ve nefes egzersizi gibi rahatlama teknikleri de sosyal fobi ile başa çıkmada kişiye yardımcı olabilir.(P.S.Özkaynak-UT)