Simyanın temel ilkeleri

(1 oy) 5/5 1631
Yorum Yaz


Her bilimin ve sanatın veya çalışmanın kendine özgü bir takım çalışma şekli, amaçları, yöntem ve teknikleri vs bir takım temel prensipleri vardır. Bu ister kimya olsun, ister bir sanat olan müzik, ister bir bilim dalı olan sosyoloji, tarih veya mimarlık olsun, her sanatın ve bilimin kendi çalışma teknikleri olduğu gibi simyanın da kendine has bir takım yöntem ve teknikleri vardır. Örneğin bir simyacı olan Albertus Magnus, bir simyacının sahip olması gereken nitelikleri yani simyanın temel hedeflerini şu şekilde sıralamıştır:

  • Sır tutmasını bilen, sessiz ve yaptıklarının nelere mal olabileceğinin bilincinde olmalıdır.
  • İzole bir evde, izole bir tarzda yaşamalıdır.
  • Günlerini ve saatlerini sessiz sedasız disiplinli bir biçimde çalışmaya ayırmalıdır.
  • Azim, sabır ve sebat sahibi olmalıdır.
  • Çalışmasını belli kurallara göre yürütmelidir.
  • Yalnızca sırlı kaplar ve cam tenekelerle çalışmalıdır.
  • Bu masraflı sanatın gerektirdiği zenginliğe sahip olmalıdır.
  • Soylular ve prenslerle her türlü ilişkiden kaçınmalıdır

Sean Martin eserinde Albertus Magnus’un yaptığı bu sıralamayı benzetme yaparak biraz daha ayrıntılı hale getirmeye çalışmıştır. Martin’e göre; simya çalışması “kadın işi” gibi sessiz, “çocuk oyunu” gibi basit ilerlemelidir. Seçilen malzeme ve ekipman ise mümkün olduğunca “kaba ve yalın” olmalıdır. Ayrıca simyada zamanın büyük çoğunluğu yavaş yavaş ısınan deney tüpündeki değişimleri gözlemlemeye ayrılmalıdır. Martin, simyacıyı, ilaç hazırlamak için ve hastalarını iyileştirmek için doğayı etüt eden, bitkileri sınıflandırıp ayıklayan bir eczacıya ya da bir hekime benzetmektedir. Ona göre, çoğunlukla simyacının atası olarak kabul edilen metal ustası da benzer konuma sahip kabul edilmelidir. Metallere şekil verirken, yalnız bir sanatçı gibi mağrur ve heyecanlı olan metal ustası adeta büyülü öte diyarlara açılan geçidin eşiğinde duran kişi olarak görülmektedir.

Elementler ve simya

Bu sıralamayı açıklamaya geçmeden önce belirtmek gerekir ki, adi kabul edilen madenlerden altın üretme fikri Aristoteles’in prensiplerine dayandırılmaktadır. Buna göre bütün maddelerin temel tek bir maddeden (materia prima) türediği fikri savunulmuştur. Temel maddelerden altın üretimi, ruhi bir temizlenme, saflaşma olarak düşünülmüştür. Materia prima su, ateş, hava ve toprak olmak üzere dört temel elementten oluşmaktadır. Simyaya göre görünen iki element, Toprak ve Su, içlerinde görünmeyen iki elementi de, Ateş ve Hava’yı da barındırmaktadırlar. Bunun dışında, bazı simyacılara göre beşinci bir element daha vardır ki bu da Ether’dir. Bazı simyacılara göre ise bu altındır.

Elementler, Simya jargonunda “cevherler” olarak adlandırılmıştır. Çünkü onlar, simyacılar tarafından ilkesel ve ideal oluşları bağlamında “soyut” unsurlar olarak kabul edilmişlerdir. Bir diğer ifadeyle bunların hiçbirinin gerçek hayatta, soyut düzlemde olduğu gibi saf halde olmadıkları, kendisine katışmış diğer öğelerle birlikte anlam taşıdıkları düşünülmektedir. Bir simyacı için bunlar, yaşamın kökeni olarak kabul edilmektedir. Simyacı, sahip olduğu bu bilgiyle, doğanın işleyişine yardımcı olduğuna ve en yüce olasılıkların zamanlanmasında belirleyici bir rol oynadığına inanmaktadır. Bu kutsal amaç hiç kuşkusuz sistemli ve hummalı bir çalışmayı içermektedir. Tüm Hermetik disiplinler gibi Simya da, zorunlu bir çileli çabayı gerektirmiştir. Deney ve modern anlamda laboratuvar çalışması olarak tanımlanan aşama, söz konusu ideal açısından gerekli bir araç olarak kabul edilmiştir.

Dört element kuramına ek olarak, simyada metallerin toprakta adım adım geliştiği ilkesi de önem taşımaktadır. Buna göre metallerin, kükürt ve cıvanın evliliğinin birer ürünü olduğu düşünülmektedir. Bunlar, uçucu olan sabit olan gibi ya da dişil olanla eril olan gibi karşıt güçler olarak görülmektedirler. Laboratuvar simyasında olsun, mistik simyada olsun bu karşıt güçlerin bir araya getirilmesi işin temelini oluşturmaktadır. 16. Yüzyılda Paracelsus, bu iki ilkeye bir üçüncüsünü daha eklemiştir, bu da tuzdur. Kükürt, cıva ve tuz ruh, beden ve zihne karşılık gelirler. Ruh ve zihni birleştiren tuz yani bedendir. Paracelsus simyasal sürecin çoğunlukla bu element üzerinden ilerlediğini ileri sürmektedir.

Simyacılara göre madde birdir ancak farklı şekiller almaktadır. Madde ayrıca kendi parçaları ile birleşebilir ve sonsuz sayıda yeni form alabilir. Bu düşünce aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanmaktadır. Evreni yaratan Tanrı Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve madde oluşmuştur; ancak bu, Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Her yaratılan farklı şekillerde tek olandır. Simyacı ise bu formların arasında Altın olanı aramaktadır.

Bunun yanı sıra simyada bütüncül dünya anlayışı merkezi bir ilke olarak kabul edilmektedir. Yapılan ister bir hile ya da bir sahtecilik olsun, işin her aşaması sürecin bütünü ile ilişkili olduğundan çok önemsenmektedir. Simyanın neredeyse her döneminde yalnızca laboratuvar sürecindeki aşamalara dikkat edilmemektedir; örneğin yıldızlar ya da ayın evreleri de aynı ölçüde göz önünde bulundurulmakta, rüyalar kaydedilmekte, yine sezgiler de dikkate alınmaktadır. Simyacı için evrende birbiriyle ilişki içinde olmayan ya da kapsam dışı hiçbir şey bulunmamaktadır. Simyacıya göre “rastlantı” denen şey gerçek hayatta var olamaz, her şey sürecin ya da “büyük resmin” bir parçasını oluşturmaktadır.

Simya ve burçlar

Diğer yandan hem astroloji ve hem de sihir sanatı simyayı etkilemiş, simyacılar yıldızlar en uygun konuma gelmeden herhangi bir işleme girişmemişlerdir. Simyanın başlangıç aşamasında dikkat edilmesi gereken ilk şey, astrolojik açıdan uygun bir dönemde olunup olunmadığının belirlenmesi olmuştur. (Bu çoğunlukla Boğa ve Koç burçlarının kendilerini göstermeye başladıkları dönem olan bahar aylarıdır). Bir simyacı işe ne zaman başlayacağını, evrensel ritim ve döngülerle nasıl uyum içinde çalışacağını astroloji sayesinde belirlediği için, astroloji her zaman simyanın önemli bir unsuru olarak görülmüştür.

Bu nedenle Simyacılar genel olarak İlkbaharda Güneş Koç burcundayken çalışmalarına başlamışlardır. Bazen Boğa ya da İkizler de çalışmak için uygun zaman olarak kabul edilmiştir. Ancak, İlkbahar doğanın canlanmaya başlamasını, bir tür doğumu sembolize ettiği için, simya çalışması için de en uygun zaman olarak değerlendirilmiştir.

Simya yöntemleri

Simyacılar işlem için uygun zaman belirlendikten sonra sıranın madenler üzerinde çalışmaya geldiğini belirtmektedirler. Simyada “büyük iş” olarak anılan bu kısım, kuru yöntem ve yaş yöntem olarak adlandırılan iki farklı yoldan yapılmaktadır, hatta bazıları karma yöntem ve pratik yöntem olarak bilinen başka metotlardan da söz etmektedir. Bu isimler çoğunlukla, işin gerektirdiği sürenin uzunluğuna ve şişeler içine konan maddelerin ne kadar ısıtılması gerektiğine gönderme yapmaktadır.

Simya eserlerinde bütün yöntemler içinde en çok karşılaşılan yöntemlerden biri olan yaş yöntemin, en uzun sürede sonuç veren yöntem olduğundan bahsedilmektedir. Yaş yöntemde laboratuvar ocağının ısısı çok düşük tutulmakta, genellikle vücut sıcaklığına yakın bir sıcaklık ya da tavuğun kuluçka sıcaklığı ideal sıcaklık olarak kabul edilmektedir. Kuru yöntemde ise laboratuvar ocağından ziyade fırın kullanılması gerektiği ve böylece çok daha yüksek ısılara (zaman zaman 1000 derece) kadar çıkılabildiğinden söz edilmektedir.

Her iki yöntemde de dönüşüm, maddenin içinde bulunan malzemelerin renklerine göre adlandırılan dört evreden geçerek elde edilmektedir. Bunlar, Melansis (siyah), leukosis (beyaz), xanthosis (sarı) ve iosis (kırmızı). Siyah (ortaçağ yazarlarındaki nigredo) ölümü simgelemektedir. Sayısız değişkelerle birlikte yapıtın dört (ya da beş) evresi (nigredo, albedo, citrinitas, rubedo, bazen viriditas, kimi kez de cauda pavonis) bütün Arap ve Batı simya tarihinde korunmuştur. Aynı şekilde Câbir’e göre simya işini yöneten dört süreç vardır. Bunlar, ilk önce maddelerin saflaştırılması, sonra çözülmeleri, onu takiben yeni bir katılaştırma ve son olarak da terkip edilmeleri şeklindeki süreçlerdir. Er-Râzî bu süreçlere ilave işlemler de katmaktadır.

Batı simyasında genel olarak, başlangıç aşaması, siyah aşama, ya da maddenin öldürülmesi aşaması Nigredo olarak adlandırılmaktadır. Nigredo aşaması ‘kararma evresi’ olarak da bilinmektedir çünkü bu aşamada ham, işlenmemiş henüz bulamaç halinde olan çamurumsu bir yığıntı kullanılmaktadır. Bu aşamada özelliksizliği saptanmış bir maddenin ilk aşamada öldürülmesi gerektiği kabul edilmektedir. Diğer yandan Jung gibi modern psikologlar bugün, bu durumun herhangi bir adım atmadan önce bilinçaltının içinde bulunduğu ham/kargaşalı duruma karşılık geldiğini düşünmektedirler.

Maddenin ölümü aşamasından sonra, bir sonraki aşama olan, maddenin diriltilmesi olarak da bilinen beyaz aşamaya, yani Albedoya geçilmektedir. Bu aşamada malzeme iyice durulaştırılıp, beyazlaştırılmaktadır. Fiziki açıdan bunun, malzemenin yıkanıp durulaştırıldığı evreye karşılık geldiği, tinsel anlamda ise oruç, perhiz gibi ritüellerde yaşanan spiritüel hale denk düştüğü ifade edilmektedir. Bu ve benzeri pratikler sayesinde ruhun bedenle buluştuğu düşünülmektedir. Örneğin, albedo işlemi hakkında Gichtel şöyle yazmıştır: “Bu yeniden doğuşla yalnızca yeni bir Ruh almış olmuyoruz, aynı zamanda yeni bedene de sahip oluyoruz… Bu Beden Tanrısal Kelam’dan ya da Göksel Hikmet’ten çıkmadır. Havadan daha tinseldir, bütün bedenlere nüfuz eden güneş ışınları gibidir.”

Öte yandan nigredoyu izleyen evre olan albedo evresinin, yani “beyazlı iş” leukosisin, tinsel düzlemde dirilişe denk geldiği düşünülmektedir. Simya işlemini taçlandıran, Filozof Taşına ulaştıran son iki evre olan citrinitas ve rubedo bu yeni erginleyici bilinci daha da geliştirip güçlendirmiştir.

Albedo aşamasından sonra citritinas olarak adlandırılan işin üçüncü aşamasına geçilmektedir. Ancak işin bu aşaması Helenistik dönemden sonra giderek ortadan kaybolmuş gibidir. Bu aşamada tekrar nigredo aşamasına dönülmekte ve her şeye yeniden başlanmaktadır. Bu aşama, ruh ve maddenin evlenip bütünleşeceği rubedo aşaması öncesinde gerekli olduğu düşünülen bir tür hazırlık evresi olarak yorumlanmıştır.

Citritinas aşamasından sonra işin son aşaması olan kırmızı aşamaya, yani maddenin beslendiği aşamaya, rubedo aşamasına geçilmektedir. Bu aşama Batılı simyacılar tarafından Felsefe Taşı’nın ya da Eliksir’in elde edildiği, tinsel anlamda ruh ve bedenin mistik birliğini ifade eden en heyecanlı aşama olarak kabul edilmektedir.

Simya işlemini oluşturan bu dört aşamayı Göktuğ Halis şu şekilde özetlemiştir; madde ilk aşamada yakıldıktan, toz haline getirildikten ve cıva ile karıştırıldıktan sonra, kara bir madde yumrusu gibi görünmektedir. Madde öldürüldükten sonra, ikinci aşamaya yani yeniden doğum aşamasına geçilmektedir. Elde edilen madde, bir sıvı solüsyona batırılır. Doğru yapılmışsa işlem, kara yumruyu beyaz bir taşa dönüştürür. Simyacı üçüncü aşama içinde bizzat yer almaktadır, çünkü bu kez mistik diriliş ve yeniden doğuşa geçilmektedir. Son aşama olan rubedo aşamasında, elde edilen beyaz taşın simyacı tarafından beslenmesi gerekmektedir. Beslenme sırasında bal veya insan kanı gibi şeylerle karıştırılabilir. Anlaşılan taşın, uzun süren işlemler sırasında güce ihtiyacı olmaktadır. Taş, bu nedenle beslenmelidir. Son aşamayla birlikte beyaz taş sonunda felsefe taşı ile ilişkilendirilen kırmızı bir toza dönüşmektedir.

Simya ve gizlilik

Simya sanatında en önemli prensiplerden biri de gizliliktir. Bunun belki de en önemli sebebi elde edilen Felsefe Taşının veya İksirin ve bunları elde etmede kullanılan reçetelerin ehil olmayan ve kötü niyetli insanların eline geçme endişesi olmuştur. Diğer bir sebebi de simyayı sahte altın elde etme amacıyla kullanan kişilerin var olması nedeniyle tarihte simyaya ön yargıyla yaklaşılması ve yöneticiler veya kötü niyetli kişiler tarafından kaçırılma hatta öldürülme korkusunun olmasıdır. Hatta tarihte yöneticiler bu sanatı pek çok defa yasaklama yoluna gitmişlerdir; Papa XXII. John’un 1317 yılındaki beyanlarında; “O zavallı simyacılar ki, zenginlere ortada olmayan bir şeyi vaat ederler; akıllarınca çok zeki olduklarından, sonunda mutlaka kendi kazdıkları kuyuya kendileri düşerler” şeklindeki ifadeleri simyacılara olan negatif yaklaşımlara bir örnek teşkil etmektedir. Bu olumsuz yaklaşımlara başka örnekler vermek gerekirse, Çin’de M.Ö. 144 yılında sahte altın yapanların halk önünde idam edileceğine ilişkin bir kraliyet emri çıkarılmıştır. Ardından pek çok defa bu ve benzeri yasaklamalar yapılmıştır. Çin simyayı M.Ö. 60 yılında tekrar yasaklamıştır. Roma İmparatoru Diolektiyan MS 296 yılında bu sanatı yasaklarken, yine IV. Henry de 1403 yılında onu gayrimeşru ilan etmiştir.

Bununla birlikte bu sanatı yasaklayan krallar olduğu gibi, bu sanatı sarayında tatbik eden/ettiren ya da en azından onu teşvik eden sayısız papalar, soylular ve krallar da olmuştur. Onlar, simyacıların sonsuz zenginliğin, sonsuz yaşamın sırrına vakıf oldukları ya da zamanı manipüle etmek, laboratuvarda hayat yaratmak gibi acayip yeteneklere sahip oldukları yönündeki olumsuz söylentilere inanmamışlardır.

Örneğin, ilk Fransa Papası olan II. Sylvester (999-1003) zenginliğini ve gücünü sihir üzerinden elde etmekle suçlanmış, seçimlerden yedi-sekiz yıl kadar önce de Amiens Konseyi önünde yargılanarak bir cadı olmadığını kanıtlamak durumunda kalmıştır. İskoçya Kralı IV. James ise Stirling Sarayı’nda uzun yıllar başarılı deneyler yapmaya devam ettiği gibi; İsveç Kraliçesi Christina da simya okuyabilmek için iktidarını bırakmıştır. İngiltere Kralı II. Charles ise kraliyet yatak odasının hemen altına kendi özel simya laboratuvarını kurmuştur. Tüm bunların içinde belki de en ilginç olanı Roma Kralı Aziz II. Rudolph’tur. O, simya sanatıyla ve altın üretimine dair araştırmalarla o denli ilgilenmişti ki sonunda devlet işlerini ihmal etmekten mahkeme karşısına çıkarılmıştır.

Simyacıların işlemlerini gizlice yürütmelerinin bir nedeni, simyanın bazı yöneticiler tarafından yasaklanması olsa da, gizli tarih anlayışının en temel tarihsel dayanakları, kadim metinler, kutsal kitaplar ya da halk söylenceleri, her zaman ve her yerde “saklanması ve korunması gereken bilgi” temasından beslenmiştir. Bu nedenle her kültürde simyanın mistik ve ezoterik bir yapıya sahip olması, simyada gizemin önemini daha da artırmış ve sadece simyagerler tarafından anlaşılabilecek terimlerin ve reçetelerin oluşmasını sağlamıştır. Simyager tarafından sır, diğer bir deyişle simya doktrin ve tekniklerinin ezoterik aktarımı önemle vurgulanmaktadır. En eski Helenistik eser, Physike Kai Mystike (muhtemelen M.S. 200), kitabın nasıl bir Mısır mabedinin sütununda saklı bulunduğunu anlatır. Klasik Hint simya eseri Rasarnava’nın önsözünde Tanrıça Şiva’ya hayattayken kurtulmuş jivanmuleta olmanın sırrını sorar. Şiva ona sırrın, tanrılar arasında dahi ender olarak bilindiğini söyler. Sır tutmanın önemi yine Çinli simyager Ko Hung (260-340) tarafından şu şeklide vurgulamıştır: “sır örtüsü etkin reçeteler üzerine konulur… Söz konusu maddeler olağandır, ancak yine de şifreyi bilmeden tanımlanamaz” (Pao-p’ru-tzu, bölüm 16).

Diğer yandan simyada kullanılan şifreli/gizli yazılar (kriptogram) ve simgeler, gizli tutulan simyasal bileşimlerin ağırlık, miktar, bileşen, derişim ya da doz gibi bilgileri, bu alanın dışında kalan kötü niyetlilerden ya da konuya yabancı acemilerden koruyup saklamaya yönelik bir dildir. Kimi zaman sözcükler, sayılar ve geometrik simgelerin yan yana sıralanarak verildiği reçeteler, aynı zamanda karmaşık süreçlerin işlem sırasını ve karakteristiklerini ezberlemeye yönelik olmuştur.

Şunu da ilave etmek gerekir ki, gizlilik ve şifreleme şartının simya işinin başarılmasıyla bitmediği önemli bir olgudur. Ko Hung’a göre iksiri elde eden ve ölümsüz olan üstatlar yeryüzünde gezinmeye devam ediyorlar, ancak durumlarını, ölümsüz olmalarını saklıyorlar ve sadece birkaç simyager tarafından tanınıyorlar. Aynı şekilde, Hindistan’da gerek Sanskritçe, gerekse de diğer etnik dillerde asırlardır yaşayan, ancak ender olarak kimliklerini açıklayan bazı ünlü siddhiler, yogi simyagerler hakkında çok kapsamlı bir literatür bulunmaktadır. Aynı inançla Orta ve Batı Avrupa’da da karşılaşılmaktadır.

Simya öğretisinin kendini gizlemesinin diğer bir sebebi de onun herkes için bir anlam ifade etmemesidir. ‘Kral sanat’, sıradan bir anlayıştan daha fazlasını ve belli bir nefis durumunu gerektirmektedir, aksi halde istenmeyen farklı sonuçlar doğurabilir.

Halis, simyacının dilindeki kapalılığın ve simgeciliğin gerekli olduğunu düşünmektedir. Seçkinci öğretilerin ve uygulamaların neredeyse tamamında kendini gösteren bu soyut dil, “kendisini korumaya çalışan” tanrısal bilginin yöntemlerinden birisi olarak gözükmektedir. Tanrısal olmayan yaratıların, tanrısal bilgiyi arzulamalarındaki hisleri doğal, ama bu bilgiyi ele geçirme yolundaki “gayretleri” korkunçtur. Simyacıya göre gerçeklik istense bile asla anlatılamazdır. Kitlelere, hatta yolun başındaki ustalara dahi bu bilgelik götürülemez. Çünkü bu bilgeliğin açık ifadelerde gözleri kamaştıracağı, büyük yıkımlar getireceği, hazırlıksız kişilere zarar verebileceği düşünülmektedir.

Bu nedenle simyacılar çok sembollü bir terminolojiye sahip olmuşlardır. Eski uygarlıklarda altının, dünyadaki güneşi simgelemesi, güneşin ise tanrısal bir değeri bulunması nedeniyle altın simyacılar için maddi ve kutsal olmak üzere ikili bir doğaya sahip olmuştur. Buna göre altın sadece güneşi değil aynı zamanda erkekliği de simgelemektedir. Gümüş hem ay’ı hem de dişiyi temsil etmektedir. Kükürt ateşe ve güneşe, cıva ise ay’a eşdeğer kabul edilmiştir. Antimon “Gri kurt”, amonyak “ Beyaz karga”, cam ise “Yeşil aslan” anlamına gelmektedir. (Celil çiftçi-ylt)