Simya nedir?

(3 oy) 3/5 592
Yorum Yaz


Simya deyince ilk akla gelen, elindeki sihirli bir taş veya iksir yardımıyla her şeyi dönüştürme gücüne sahip, maddeleri altına çevirebilen büyücüler ya da ortaçağa ait loş bit laboratuvarda Felsefe Taşı’nı, Abıhayatı ve metallerin dönüşümünü keşfetmesine yardım edecek potaların ve imbiklerin üzerine eğilmiş kara cübbeli yaşlı bir adam olabilir. Ne var ki yüzlerce -hatta simya, tarihin bilinmeyen devirlerinde başladığı için- binlerce yıllık bir süre boyunca çeşitli ırklardan ve iklimlerden mevki sahibi sayısız kültürlü insana bütün hayatlarını adatan bir bilim veya sanat olarak simya için durum tamamen farklıdır. Böyle bir bilim birkaç tuhaf yaşlı adamın bunaklık dönemlerinde oyalandıkları bir şey olamaz .

Simyanın kelime anlamı

Simya kelimesinin kökenini inceleyerek, simyanın anlamını daha iyi kavrayabiliriz. Genelde “sıvı akıtmak, metal dökmek” anlamlarındaki Grekçe khymeianın Arapçaya el-kimiya’ ve es-sîmya’ yazılışlarıyla geçmiş şekli olduğu kabul edilmektedir. İslam ilim ve düşüncesine ait eserlerin Latinceye çevrilmesiyle birlikte el- kimiya’ alchemy şeklini almış ve Batı dillerindeki chemistry (kimya) kelimesinin kökenini oluşturmuştur.

Kelime olarak ‘alchemy’ 20. Yüzyıldan itibaren batıdaki ortaçağa ait, temel metalleri altına çevirmede kullanılan araçlar için veya evrensel tedavi ve ‘ölümsüzlük iksiri’ için yapılan araştırmalarda karşımıza çıkmaktadır. Chem kelimesinin kökünün nereden geldiği tam olarak açıklanamamaktadır. Çincede, Hintçede ve Yunancada ‘alchemy’ sanat olarak ifade edilir, ya da köklü ve faydalı değişim şartları olarak gösterilir. Örneğin, Eliade bu kelimeyi ‘dönüştürme’ olarak tarif eder. Diğer taraftan Arapça el-kimiya kelimesinin Mısır’ın bir unvanı olan ve muhtemelen simyacıların materia primasının da (ilk madde) bir sembolü olmuş ‘kara toprak’ ibaresine bir gönderme olabilecek kadim Mısırca “keme”den türediği söylenir. Diğer bir ihtimal, bu ifadenin Yunanca chyma’dan (‘eritme’ veya ‘dökme’) türemiş olmasıdır. Her durumda, hala mevcut olan en eski simya çizimleri, Mısır papirüslerinde bulunmaktadır.

Simya kelimesinin kullanılması

El-kimiya sözcüğü ilk defa İmparator Diolectian’ın M.Ö. 296 yılında Mısırlı kimyacılara (kimia-ist) karşı çıkarttığı emirnamede geçmektedir. 10. yüzyılda, dönemin en önemli Grekçe sözlüğünü yazmış olan Suidas, kimia-ist sözcüğü için “Mısır sanatının bilgisine sahip olan kişiler” tanımını getirmiş, yine Mısır’ın bu sanatın başlayıp geliştiği ülke olduğunu da aynı tanıma eklemiştir. Suidas bu kelimenin kökeninin, Nil Nehri’nin getirdiği koyu renkli kumlar nedeniyle Mısır’ın eski ismi olup, Kara Ülke anlamına gelen chemi ya da cham sözcükleri olduğunu belirtmiştir.

Simya kelimesinin kökeni

Kelimenin kökeni konusunda farklı düşüncelerin var olduğunu görmekteyiz, bunun nedeni simyanın ilk olarak ne zaman ve nerede ortaya çıktığının kesin olarak belirlenememesidir. Simya kelimesinin kökenine baktığımızda simyayı, eritme ve dökme gibi metalüıjik işlemleri barındıran faydalı bir dönüşüm sanatı olarak değerlendirebiliriz.

Simya inancı

Mahiyeti daima sembolik anlatımlarla gizlenen ve bir ustanın elinde inisiye edilmemiş kişilere asla esasları açıklanmayan, bu yüzden de yüzyıllarca hep bir sır perdesinin arkasında kalan simya, geçmişte çoğu zaman metalik sembolizmine indirgenmiş ve bu yüzden de altın yapma hırsıyla gözü dönmüş karanlık kişilerin işi olarak değerlendirilmiştir. Modern bilimin şekillendirdiği günümüz insanı içinse o, insanlığın tabiat hakkındaki bilgisinin az olduğu ilkel çağlardan kalma bir batıl inançtır.

Simya en genel anlamı ile bir sanat ya da bir teknik olarak anlaşılabilir ve amacı maddenin içindeki altını ortaya çıkartmaktır. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde altın ortaya çıkmaktadır. Simyager bu amaçla “Felsefe taşını” aramaktadır. Bu taş maddeyi altına çevirebilmekte ve bundan elde edilen iksir ile insan ölümsüzlüğe kavuşabilmektedir.

Simyanın temel amacı

Bakır, kurşun gibi değersiz metalleri altın ya da gümüş gibi değerli metallere dönüştüren “Felsefe Taşı”nı ya da tüm hastalıkları tedavi edeceğine, insan ömrünü uzatacağına ve tüm zehirlere karşı bir panzehir olacağına inanılan yaşam iksirini elde etmektir. Bu uğraşlar sırasında çeşitli kimyasal işlemlerin ayrıntıları hakkında bilgiler edinilmiş, çeşitli aletler geliştirilmiş ve bunlar kimya deney tekniklerinin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Elbette, erken kimya gibi ‘sanat’ pratisyeni laboratuvardan ve belirli laboratuvar araçlarından faydalanmıştır, daha da önemlisi, simyagerler kimya biliminin gelişmesinde rol oynayan birçok buluşların müellifi de olmuşlardır. Bu buluşlara birkaç örnek vermek gerekirse; M.Ö. 300’lü yıllarda civanın yalıtımı, ispirtonun ve mineral asitlerin bulunuşu, ikisi de 13. yüzyıldan önce olan alüminyum sülfat ve demir sülfatın hazırlanışı simyagerlerin bilim dünyasına kazandırdığı buluşlardan birkaçıdır.

Ünlü Simyacılar

Bu tür bilimsel gelişmelere öncülük eden bilginler arasında Sör İsaac Newton, Robert Boyle ve Jean Baptiste van Helmont gibi modern bilimin temellerini atmış bilim adamları da bulunmaktadır. Bunlar içinde Bacon’ın, antimon metalinin özelliklerini keşfettiği, yine önde gelen Arap simyacılarından İbn-i Heysem’in (Alhazen), karanlık odayı geliştirerek bugünkü modern fotoğrafın yolunu açtığı kabul edilmektedir. Alkol damıtımı, fosfor, porselen ve sodyum nitrat gibi şeylerin hepsi simya laboratuvarının insanlık ailesine hediye ettiği şeylerdir.

Ayrıca bu bilginler arasına iyi bir hekim olarak kabul edilen Paracelcus da (1493-1541) ilave edilebilir. Tıbbın hemen her alanında çalışan bir bilgin olarak kabul edilen Paracelcus’ün simya çalışmalarının, günümüz modern homeopatisinin temellerini attığı kabul edilmektedir. Modern dönemde bu geleneği sürdüren Archibald Cockren ve Armand Barbault ise yetkin ve değerli birer tıp adamı olarak kabul edilmişlerdir. Günümüzde alternatif tıbbın giderek artan popülerliği, Paracelcus’ün fikirlerinin sağlam olduğunun bir kanıtı olarak yorumlanmaktadır.

Her ne kadar simya, kullandığı araç gereç ve teknikler bakımından bir ön-kimya olarak değerlendirilse de simyacının asıl amacı deneysel olarak metalleri incelemek veya bilimsel bir çalışma ortaya koymak olmamıştır. Gerçekte simyagerler doğanın bilimsel incelenmesi ile ilgilenmemişlerdir. Mesela Grek simyagerler işlerinin fiziki- kimyasal olguları konusuna ilgisiz kalmışlardır. Bir örnek vermek gerekirse, sülfür, kükürt ile çalışan herkes onun eritilip birleştirilmesi ve takip eden sıvının ısıtılmasını eşlik eden garip olguyu gözlemleyebilir. Sülfür, Grek simya metinlerinde yüzlerce kez söz edildiği halde, onun özgün özellikleri konusunda hiç bir ifadeye yer verilmemiştir.

Bununla birlikte simyayı metalleri altına dönüştürme işlemi şeklinde algılayarak kısa yoldan zengin olma hevesiyle tatbik etmeye çalışan kişiler de olmuştur. Oysaki gerçek simyacıların, simyayı sahte altın elde etme amacıyla kullananların aksine çok ileri yaşlara kadar yaşadıkları bilinmektedir. Câbir b. Hayyân 90’lı yaşlarının ortalarında ölmüş, yine Albertus Magnus 87, Roger Bacon 80, Lully 81 yıl yaşamıştır. Flamel’in tahmini olarak 87 yıl yaşadığı söylenebilir, ondan sonra gelen Newton 84 yıl yaşamışken, Fulcanelli 100 yıldan fazla hayatta kalmıştır.

Simya felsefesi

Aslında simya, sahih bir geleneğin bütün işaretlerine sahip olarak kabul edilmektedir; sahih gelenek, üstatları tarafından temelleri atılan ve sürekli olarak açıklanan, organik ve tutarlı bir öğreti ve düzgün biçimli bir kurallar külliyatıdır. Bu nedenle simya ne bir melez ne de insanlık tarihinin rastgele bir ürünü olarak görülmektedir, aksine ruhun ve nefsin derin bir imkanını temsil ettiği kabul edilmektedir.

Simya insanlığa sonsuz bir zenginlik ve ölümsüz bir hayat için söz vermiştir. Bunların ilkine demir, bakır, kurşun gibi değersiz metallerden altın ve gümüş elde edilmesi yoluyla, ikincisine de ‘iksir’ denilen sihirli madde sayesinde ulaşılabileceğini ileri sürmektedir. Kendi gizemli yöneliminde metal dönüşümünü ve iksir yapımını hedeflediği için aynı zamanda kimya işlemlerini ve metalürji süreçlerini kapsayan bir laboratuvar etkinliği olarak da görülmektedir. Ancak gerçek simyacının asıl amacı genel kabule göre bunlar değil dünyanın ve evrenin işleyişini anlamak ve buna müdahale etmektir.(celil çiftci-ylt)

loading...
loading...