Sigmund Freud’a göre rüya

(3 oy) 5/5 1030
Yorum Yaz


Değerli burclar.net okurları Sigmund Freud’un rüyalar hakkındaki görüşlerini anlayabilmek için öncelikle, kendisinin geliştirdiği ve ruhsal problemleri tedavi ederken yararlandığı psikanaliz yöntemi hakkında bilgi sahibi olmak gerekir.

Psikanaliz, Sigmund Freud’un tanımıyla, sinir bozukluğu çeken kimseler için bir tıbbi tedavi yöntemidir. Diğer tedavi yöntemlerinden en önemli farkı, tedavinin başında hastalara yapılan telkin konuşmalarının bu yöntemde olmamasıdır. Bu yöntemde hastaya, tedavinin uzun süreceği ve zorlu bir süreç olduğu, başarının da hastanın çabalarına bağlı olduğu bildirilir. Sigmund Freud, psikanaliz yönteminin temelini serbest çağrışım tekniğine dayandırır. Serbest çağrışımda, hastaların bilinçli düşüncelerini bir yana bırakarak, bilinçlerinin üst yüzeyini taramaları istenir. Bu durum ancak akıllarına gelecek düşüncelerin peşine düşmekle mümkün olur. Hastalar, kendilerine saçma ve tatsız gelen şeyler dâhil, akıllarından geçen ne varsa doktora söyleyeceklerdir. Böylelikle hastanın unuttuğu ve ortaya çıkmaması için direndiği bilgilere ulaşılmaya çalışılır. Sigmund Freud, bilinç dışına itilen duyguların genellikle kötü olarak nitelendirilen bencillik, gaddarlık duyguları, en çok da yasak cinsel içgüdüler olduğunu belirtir. Buna göre, hastalık belirtileri yasaklanmış doyumların yerini tutar ve hastalık ahlaka aykırı duygularla düşüncülerin denetim altına alınmasında yetersiz kalır. Bu teknikle tedavi sürecindeki hipnotizmanın yerini serbest çağrışım almış olur. Tedavide hasta ile doktor arasında söz değiş tokuşu yaşanır. Hasta, geçmiş yaşantısından, o anki izlenimlerinden, yakınmalarından söz eder, istek ve duygularını anlatır. Doktor ise bu bilgilerden hastanın düşünce süreçlerine yön vermeye çalışır, kendisine bazı şeyleri hatırlatır, dikkatini belli yönlere çekmeye zorlar. Bu yönlendirmelerle bilinçaltına ulaşılmaya çalışılır.

Psikanalitik kuram, zihinsel işleyiş ve insandaki varsayımlar topluluğudur. Kuram hem normal hem de normal olmayan zihinlerin işleyişini de incelediğinden sadece ruh hastalıklarının tedavisinde kullanıldığını düşünmek yanlıştır. Psikanalitik kuramın uygulanmasının ruhsal hastalık ve dengesizliklerde kullanıldığı, bu kuramın hastalar üzerinde yapılan çalışma ve tedavilerden çıktığı ne kadar gerçekse, normal olmayan zihinsel işleyiş yanında normali kapsadığı da o kadar gerçektir.

Histeri konusundaki uzun araştırmalarının sonucunda Sigmund Freud, hastalığın nedeninin sanılanın aksine biyolojik değil zihinsel olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu zihinsel rahatsızlığının sebebinin ise yaşanan tecrübeler olabileceğini düşünür. Josef Breuer ile ortak hastaları olan Bertha Pappenheim (Anna O. takma adıyla anılır)’i sağaltma çalışmaları yöntemin temelini oluşturur. J. Breuer’in hastası olan Anna O.’da, birçok histerik belirtisi mevcuttur. Anna O.’nun hatıraları, ağır hasta olan babasının bakımını üstlendiği dönemlerden ibarettir. Halisünasyon hâlinde, babasının yatağında gördüğü siyah bir yılanla boğuşması sonucu kolu da felç olmuştur. Anna O.      hipnoz tekniğiyle geçmiş tecrübelerini anlatarak rahatlamaktadır. Bu tedavi onu rahatlatıp bir gerilim boşalması yaşatmaktadır. J. Breuer, bu rahatlama durumunu “konuşan tedavi” veya “baca temizleme” şeklinde tanımlar. Bu aşamadan sonra S.Freud, Anna O.’yu tek başına tedavi etmeye başlar. Anna O’nun konuşarak rahatlaması, psikanalatik tedavi yönteminin ana unsuru olan serbest çağrışımı doğurur. Bu tedaviyle Sigmund Freud, çatışan bir duygunun bastırılmasının rahatsızlık doğurduğunu ve kullanılması gereken yerde kullanılmayan zihinsel enerjinin rahatsızlığa dönüştüğünü tespit eder. Bu düşüncesini bir adım ilerleterek bastırılarak nevroza sebep olan rahatsızlığın kaynağının sıradan bir tecrübe olmadığını aksine, cinsel bir duygu olduğunu savunur. Bütün araştırmalardan sonra psikanalizin yapısını belirler. Buna göre, insan zihni yaşanan travmatik tecrübeleri, bunlardan kaynaklanan duygusal ıstırap veren veya utanılacak olan hâlleri bilinçaltında tutarak bilince çıkmasını engeller. Bu işlemi bastırma mekanizması düzenler. Bilinçli ve bilinçsiz zihin arasındaki çatışma nevrotik rahatsızlıkları doğurur. Sonuç olarak bu rahatsızlıkların tedavisinde psikanaliz, psikiyatride eksik olan psikolojik temeli olan sağlamayı, beden ve ruh bozukluklarının karşılıklı etkileşimini anlaşılır kılmaya çalışır.

Sigmund Freud, psikanaliz yöntemini en çok rüya yorumlamalarında kullanır. Rüyalara bakışını, kendisinden önce gelen bilim adamlarının düşüncelerini bir adım ileriye taşıyarak oluşturur. Sigmund Freud’un, rüyaların mahiyeti ve işlevleri ile ilgili düşüncelerine geçmeden önce, kendisinin Darwin’e inanılmaz derecede hayran olduğunu ve Darwin’in görevini sürdürdüğünü belirtmekte fayda vardır. Bu açıdan rüyaların kehanet ögesi olduklarına, insanlara doğru yolu gösterdiklerine inanmayan Sigmund Freud, rüyaların insanın içindeki çelişkileri ifade ettiklerini düşünmüştür. Sigmund Freud, bu yüzden rüyaların sembolik deşarj sağlayarak uykuyu koruduklarına inanır.

Sigmund Freud, Aristo gibi rüyaların, tanrılar tarafından gönderilmediklerine, ilahi bir yapıda olmadıklarına, doğanın ilahi olmamasından dolayı şeytani olduklarına, dolayısıyla rüyaların da şeytani olduklarına inanır. Sigmund Freud’a göre rüyalar, doğaüstü dışsal yansımalar değildir. İlahi güçlerle akrabalığı doğru olsa da insan ruhunun yasalarına uyar. Rüyaları, uyuyan kişinin uyuduğu süredeki ruhsal etkinliği olarak tanımlar. Sigmund Freud, tüm rüyaları, akıl dışı ve asosyal insan doğasının bir ürünü olarak görür. Bu yüzden ona göre rüyalar, gelecekten haber veremez. Geçmiş hakkında bilgi verir ve geçmişten kaynaklanırlar. Fakat gelecekten haber verdikleri yolundaki inanç tam olarak yok edilemez. Rüyalar, arzularımızı gerçekleşmiş olarak göstermek suretiyle bizi geleceğe yöneltir. Ama rüya sahibinin şimdiki zaman olarak görüntülediği bu gelecek, yok edilemez arzusu tarafından, geçmişin kusursuz benzeri olan kalıba dökülmüştür.

Sigmund Freud, rüyaları bilinç dışı arzuların yansımaları olarak görür. Nevrotik rahatsızlıklar ve nedeni belli olmayan unutkanlıklarda olduğu gibi, rüyalarda da ortaya çıkmalarını istenilmediği için bilinç dışına itilen arzular, kendilerini biçimlerini değiştirmiş olarak gösterirler. Bu arzular, düşünceler tam kontrol altında tutulabildikleri oranda bastırılabilir. Uyku halinde böyle bir kontrol olmadığından bastırılan duygu ve düşünceler, uyku esnasında canlanır ve rüya olarak isimlendirilen bir olayla göz önüne gelirler.  Rüyaların yeniden üretim için veri topladığı (Bunların bir kısmı uyanık yaşamda ne hatırlanır ne de uyanık düşünce etkinliklerinde kullanılır) kaynaklardan birisi çocukluk yaşantılarıdır. Görülen rüya dilinin ana özelliğinin ise akıl dışı arzuların değiştirilmesi ve farklılaştırılması olduğunu düşünür.

Rüyayı, eksik terimlerle bir sırrın açığa vurulması olarak gören Sigmund Freud, psikanalizle her rüyanın arkasında etkin bilinçli düşünce ve isteklerin bulunduğunu göstermiştir. Rüyanın ortaya çıkmasının nedeninin, ancak psikanalitik yöntem kullanılarak anlaşılabileceğini düşünür. Aksi takdirde bilinç dışı zihinsel işleyiş hiçbir zaman çözülemeyecektir.

Sigmund Freud, rüyaları arzuların doyurulmasında bir araç olarak görür. Freud’a göre rüya, nevrotik belirtiler gibi yasaklanmış istekler ile bu istekleri engelleyen güçlerin uzlaşmasıyla ortaya çıkar. Bu uzlaşıyla rüyanın görünen içeriği oluşur. Görünen içerikten, yasaklanmış isteklerin yer aldığı gizli içeriğe gidilebilir. Rüyalar, kabul edilemeyen bilinçdışı içgüdüsel isteklerin, fantezi aracılığıyla doyuma ulaşmasını sağlar. Dolaysıyla uyku rüya içindir. Bilinçaltına itilmiş arzular, rüya aracılığıyla doyurulmazsa nevrotik durumlar, bir yandan kişilik dışı bölgeyle ilginin ve bağın kopmasını doğuran şizofrenik durumlar, öbür yandan da hastalığı doğuran gereksinmeyi gizlemek ve yalandan doyurmak için düşlemler ortaya çıkar.

Sigmund Freud, rüyaların ana işlevinin arzu giderme olmasının nedenini, arzuların gerçekleşmesinden başka bir amaç tanımayan ve arzu giderici dürtülerden başka gücü bulunmayan bilinçdışı sisteme bağlar. Bu sistem ancak rüya yoluyla rahata kavuşabilir. Üzerinde düşünülmesi gereken asıl sorulardan biri, rüyalarda gerçekleşen arzuların nereden kaynaklandığıdır. Sigmund Freud, rüyalarda gerçekleşen arzuların üç nedene dayandığını düşünür. Söz konusu arzu, gün boyunca yükselmiş ve dış nedenlerle doyurulamamış olabilir. Bu durumda varlığı kabul edilen ama doyurulamayan bir arzu geceye bırakılmış olur. Böylelikle rüyalardaki arzuların ortaya çıkmasının ilk nedeni oluşmuş olur. İkinci nedende arzu, gün boyunca yükselmiş, ama yadsınmış olabilir; bu durumda geride kalan şey, doyurulmayan ama baskı altına alınan bir arzudur. Üçüncü neden ise ruhun sadece bastırılan kısmından ortaya çıkan arzulardan birisi olabilir ve gece etkinleşebilir.

Sigmund Freud, rüyaların temel işlevlerinin uykuyu korumak ve doyurulamayan arzuları doyurmak olduğunu düşünür. Ona göre rüya, iki işlevli bir uzlaşmadır. Bir yandan “ben’e uyar, çünkü uykuyu bozmak isteyen kamçılamaları yok eder ve öte yandan bastırılmış içgüdüsel dürtüye doyum fırsatı sunar, bir isteğin hayalde gerçekleşme biçimi almasına olanak sağlar. Sigmund Freud’un, rüyaların bu işlevlerinin ortaya çıkmasıyla ilgili üç teorisi vardır;

  1. Zihin etkinliğin rüyalarda da devam ettiğini savunan teorilere göre, zihnin uyumadığı ve yapısının olduğu gibi kaldığı varsayılır, fakat zihin uyku sırasındaki normal işleyişinden farklı sonuçlar yaratır.
  2. Rüya esnasında ruhsal etkinlikte bir azalma, bağlantılarda bir gevşeme ve erişilebilir malzemede bir zayıflama olduğunu öngören teoriye göre, uykunun zihin üzerinde çok kapsamlı bir etkisi vardır. Bu zihnin dış dünyaya kapanması değildir, onu geçici olarak devre dışı bırakmasıdır.
  3. Rüya gören zihin teorisine göre, zihin uyanık yaşamda büyük ölçüde veya tamamen yoksun olduğu bir yetenekle özgün ruhsal etkinlikleri yerine getirme yeteneği kazanır.

Rüyalarda, düşünmek yerine yaşadığımızı, sanrılara tamamen inandığımızı düşünen Sigmund Freud, rüyaları, yaşamın can sıkıcı tekdüzeliğine karşı bir kalkan olarak görür. Hayal gücünü zincirlerinden kurtaran rüyalar, gündelik varoluşun görüntüsünü karmaşaya boğup yetişkin insanın hiç bitmeyen ciddiyetini bir çocuğun neşeli oyunuyla keserler. Sigmund Freud, rüyaların olmaması durumunda insanların daha çabuk yaşlanacağını düşünür. Bu nedenle bunlara belki göksel armağan gözüyle olmasa da, değerli bir dinleniş, mezara giden yolda insana eşlik eden dost canlısı bir arkadaş gözüyle bakılmalıdır.

Değerli burclar.net okurları Sigmund Freud, amacı uykuyu korumak ve arzuları doyurmak olan rüyanın, bu işlevlerini yerine getirebilmesi için bazı kaynaklardan beslenmesi gerektiğini ifade eder. Bu kaynaklar dört başlık altında incelenebilir;

  1. Rüyada dolaysız olarak sembolize edilen yakın tarihli ve ruhsal açıdan önemli bir yaşantı
  2. Rüyada tek bir bütünlük içinde birleştirilen birden çok yakın tarihli ve önemli yaşantı
  3. Aynı zamana rastlayan alakasız bir olaya gönderme yapılarak rüya içeriğinde sembolleşen bir veya daha çok yakın tarihli ve önemli yaşantı
  4. Rüyada yakın tarihli ama alakasız bir izlenimle gönderme yapılarak değişmez bir şekilde sembolize edilen önemli içsel bir yaşantı.

Rüya kaynaklarına ilişkin yapılan yukarıdaki eksiksiz gruplandırma, rüyaların sınıflandırılması için de kullanılabilecek olan dört kaynak türünü ortaya çıkarır. Bu kaynaklar aynı zamanda rüyaların görülme nedenleridir. Birinci kaynak “Dış (Nesnel) Duyusal Uyaranlar” olarak kabul edilir. Uykudayken alnına bir damla su damlatılan kişinin, rüyasında İtalya’yı ve çok terlediğini görmesi örneğinde olduğu gibi dışarıdan kaynaklanan fiziksel etkiler, rüyanın kaynağını oluşturur. Rüyaların ikinci kaynağı “İç (Öznel) Duyusal Uyaranlar’dır. Bu kaynaklarla ilgili başlıca bulgular halüsinasyonlar veya başka bir deyimle hayalî görsel olgulardır. Çoğu zaman canlı olan ve hızla değişen bu imajlar uyku sırasında ortaya çıkar. Halüsinasyon gören kişi bunun rüyasında da devam ettiğini görür. Diyet uygulamasından dolayı açlık hissine kapılan birinin halüsinasyon olarak gördüğü yemek tepsisi ve tepsiye uzanan bir el, rüyaya aynen yansır ve kişi rüyasında kendini bir yemek masasında görür. Üçüncü kaynak “İç (Organik) Bedensel Uyaranlar’dır. Burada rüyaların kaynakları, dışarıda değil, organizmanın içindedir. İç organ rahatsızlıkları, kişilerin rüya görmelerine neden olur. Kalp ve akciğer hastalıklarında kaygılı rüyaların görülme sıklığı artar. Örneğin, akciğer hastalıkları çekenler, boğulma, kalabalık içinde sıkışıp kalma, kaçma rüyaları görürler. Dördüncü ve son kaynak ise “Salt Ruhsal Uyarım Kaynakları”dır. Rüya kaynağının, iç, dış, bedensel uyaranlarca açıklanamadığı durumlarda, rüyaların ruhsal bir kaynağı olduğuna inanılır. Sigmund Freud, hangi kaynaktan beslenirse beslensin, en uzak geçmişe ait izlenimlerin rüyalara derin uykudayken girdiğine, buna karşılık daha yakın geçmişe ait olan izlenimlerin sabaha karşı ortaya çıktığına inanmıştır.

Sigmund Freud, psikanaliz yöntemiyle hastalarının rüyalarını yorumlamaya çalışmıştır. Bununla ilgili kuramlarını da, Rüyaların Yorumu adlı iki ciltlik eserinde bir araya getirmiştir. Rüyaları yorumlayabilmek için öncelikle rüyaları istek, sıkıntı ve ceza rüyaları olarak üçe ayırır. Ceza düşlerinde de isteklerin gerçekleşmesi söz konusudur. Ruhsal yaşamı eleştiren, sansür koyan, cezalandıran dayatmalarından doyuma ulaşılır.

Sigmund Freud, rüyayı anlatmanın aslında rüyayı bir dilden başka bir dile çevirmekle aynı anlama geldiğini çok çabuk kavramıştır . Rüyayı yorumlamanın, rüyaya bir anlam yüklemek yani bunu ruhsal eylemler zincirine uyan ve diğerlerine eşit bir geçerliliği ve anlamı bulunan bir şeyle değiştirmek olduğunu düşünmüştür.

Sigmund Freud, yüzyıllardır rüya yorumlama çabalarında iki farklı yöntemden yararlanıldığını ifade eder. Bu yöntemlerden ilki rüya içeriğini bir bütün olarak ele alır ve bunun yerine anlaşılır ve bazı açılardan özgün içeriğe benzeyen başka bir içerik koymaya çalışır. Bu “sembolik” rüya yorumudur. Tevrat’ta geçen Firavun’un rüyası için Hz. Yusuf’un önerdiği açıklamadır. Rüyaların öncelikle gelecekle ilgili olduğu ve gelecekten haber verdiği anlayışı, rüyanın sembolik bir yorum olarak kavranılan anlamın gelecek zaman dilimine aktarılması için bir gerekçe sağlar. İkinci yöntemde rüyalar, her bir işaretin sabit bir anahtar yoluyla bilinen bir anlamı bulunan başka bir işarete çevrilebildiği bir tür kriptografi olarak değerlendirilir. Bu yüzden buna “deşifre” yöntemi de denebilir. Örneğin rüyada görülen bir mektup bir de cenaze töreninde, mektup dert olarak; cenaze de nişan olarak tercüme edilir. Geriye, bu şekilde deşifre edilen anahtar kelimeleri birbirine bağlayarak sonucu gelecek zaman diline çevirmek kalıyor, Sigmund Freud, bu iki popüler rüya yorumu yönteminden hiç birinin konunun bilimsel analizi sırasında kullanılamayacağını düşünür.Freud’a göre rüyaların bir açık, görünen içeriği, bir de gizli olan içeriği vardır. Bu görünen içerik rüya sahibine tatsız ve can sıkıcı gelebilir. Ancak, rüyanın gizli olan asıl içeriği, o kişiye özgü yorumlandığında bunun bir arzunun doyurulmasına yönelik olduğu fark edilir. Sansür rüyadaki arzuyu tanınmaz kılar. Rüya uykuyu devam ettirecek arzunun gerçekleşmesini sağlar. Arzu, rüyalarda geçmişi arar. Kayıpları, en eski hayalleri ararken uyanmak istemez. Bu durumda rüya da bekçiliği üstlenir ve uykunun sürmesini sağlar.

Freud, rüya yorumlarken psikanalizdeki serbest çağrışım yöntemini kullanır. Sigmund Freud, rüyayı gören kişiyle konuşmalarında, rüya görenden aklına gelenleri belirli bir düzen olmadan anlatmasını ister. Bu aşama serbest çağrışım sürecine girişi sağlar. Konuşmanın başlarında ilk akla gelen ad ile ilgili bir dizi, düzenli ve birbiriyle bağlantılı çağrışımlar ortaya çıkar. Bu çağrışımların verdiği bilgiler, çok zengin bir malzeme içerir. Akla kendiliğinden gelen sayılar şeklindeki çağrışımlar belki de en öğretici olanlardır. Çağrışımlar, yalnızca onlara yüklediğimiz anlamlara değil, bilinçaltı faaliyetlerine de bağlıdırlar. Sigmund Freud, bu bağlantılardan, serbest çağrışımın, bir seçim işi olmadığını ve bir belirlenime tabi olduğunu anlar.

Özetle serbest çağrışım, rüyalarda görünüşte bağlantısız saçma gibi görülen karmaşık hayallerin hep şuur dışının maskeli görünüşünden ibaret olmalarıdır. Ona göre bütün mesele bunları tefsir edebilmektir. Sigmund Freud, rüyanın bir unsurunun taşıdığı duygusal manayı bulmak için rüya gören kimseyi, gördüğü rüya hakkında konuşturmaya ve serbest çağrışım yöntemini bu şekilde uygulamaya başlar. Freud’un psikanaliz kuramına ve rüya yorumlama metoduna birçok eleştiriler yapılır. Yapılan itiraz ve eleştiriler, genel olarak deneysel yöntemin uygulanmaması, cinselliğin aşırı vurgulanması ile birlikte nörotik kişilerin gözlemine dayalı bir kuram olması ve her şeyi açıklayabilen bir kuram olduğu yönündedir. (Mehmet S. ÇELEPİ-DT)

loading...
loading...