Ortaçağ Avrupada Büyü

(3 oy) 5/5 635
Yorum Yaz


Batı büyücülüğünün tarihi mağara insanı ile başlamış ve uygarlık yolunda atılan adımlarla gelişmiş. 16.ve 17. yüzyıllarda altın çağını yaşamıştır. Mısır, Yunan, Roma kalıntısı olarak gözüken sihir; Avrupa’da Orta Çağ’da şeytan inancı ile karışıp bir çok suçsuz ve mazlumun hayatına mal olunca özel bir önem kazanmıştır. Bu çağlarda Avrupalılar sihre ve sihirbazlara sarsılmaz bir inançla inanıyor, sihrin tesirini şeytanların işlerine bağlıyor, binlerce hatta milyonlarca şeytanın var olduğunu söylüyor, bu şeytanların başta kadınlar olmak üzere, bazı insanlara musallat olduklarını, çeşitli hastalıklara yol açtıklarını ve türlü kötülükler meydana getirdiklerini iddia ediyorlar, bu kötülüklerden dolayı sihirbazları bu tür kötülüklerin sebebi ve aracı sayıyorlardı. Onlar zaman zaman sihirbazların ormanların ıssız yerlerinde şeytanlarla özel toplantı yaptıklarını,bu toplantılar esnasında türlü acayip ayinler düzenlediklerini sanıyorlardı.

Bu sebeplerden dolayı zaman zaman bazı kadınları sihir yapmakla, diğer bazılarını ise kendilerini sihirbazlara teslim etmek ve şeytanlarla işbirliği yapmakla suçluyor, bu yüzden de onları, suçluları ve canileri yargılar gibi yargılıyorlardı. Özel birtakım alametlerin varlığı sebebiyle onlara yakınlıklarına kanaat getirince de halkı hem bu kadınlardan, hem de onları etkileri altında tutan şeytanlardan kurtarmak için bunları yakarak yok ediyorlardı.

Bu bağlamda, Batı büyücülüğü, sayısız ünlü adlar, öyküler, olaylar ve tragedyalarla dopdoludur ve her olay, olaya karışanlar bir dönemin kültürel ve inançsal yanıltmalarını, cehaletlerini açığa vurmaktadır. Büyü ile büyücülük Ortaçağlarda pek seyrek olmamakla birlikte her şeyden önce dinsel suçlardır. Ortaçağ anlayışına göre büyü kötü ruhları çağırmak için değişmez bir yoldur. Hıristiyan Avrupa’da, büyücünün kesinlikle ruhlar tarafından ele geçirildiğine inanılır öyle ki bedenine giren kötü ruhların çıkarılmasına çalışılır; buna karşılık olarak ruhlar tarafından ele geçirilen kişiyi büyücü sanma eğilimi vardır. Dinsel bağnazlığın dışavurumu olarak tezahür eden skolastik düşünce de dinin safileştirilmesi ve aslının korunması için kendi adına bir savunma mekanizması gerçekleştirmiştir.

Büyücülük tarihi,14. ile 17. yüzyıl Avrupa’sına baktığımızda, bir batıl inancın, yasak bir uygulamanın tarihi olmaktan öteye toplumsal bir psikoza dönüşen bir olay silsilesinin tarihidir. Örneğin: Cadı çılgınlığı… Cadı avlarıyla başlayan bu psikoz Orta Çağ skolastik düşününün kendini ispat ve koruma çabası olmasından kaynaklansa gerek; bir sürü insanın kilisenin keyfi tutumlarına binaen katledilmesine sebep olmuştur.

Cadı çılgınlığı bilmecesi, zaten var olan sistematikleştirilmemiş inançların alevlenmesi, “Bunların eğitimli kişilerce garip ama tutarlı bir düşünsel sistem içinde birleştirilmesi” ve bunların yüksek makamdaki bilim adamları tarafından korkunç bir zulmedici gücü yönetmek ve binlerce yaşama mal olan toptan sürgünleri gerçekleştirmek için kullanılmaları söz konusudur.

Bu hususta krallar ve papalar da halk gibi düşünüyor, sihirbaz ve cadılarla mücadele etmek için çeşitli tedbirler alıyorlardı.

Avrupa’nın karanlık çağlarında bile hiçbir zaman bu kötü düzen “cadı çılgınlığı” açıktan değildi. “1550-1600 yılları 1500-1550’den daha kötüydü ve 1600- 1650 yılları daha da kötüydü. Bu çılgınlığı o yılların düşünsel ve ruhsal yaşamında bütünüyle ayırmak da olanaksızdı. Yine bu çılgınlık Rönesans’ın kültürlü papaları, büyük Protestan reformcular, Karşı reform hareketlerinin azizleri ile Scaliger ve Lipsius, Bacon ve Grotius, Berulle ve Paskal gibi çağının uzmanları, avukatları ve kilise adamları tarafından destekleniyordu.” Buna mukabil her Avrupalı asilzadenin evinde bir Yahudi vekilharç bulunur, para meseleleri Avrupalı asilzadeler için ayıp sayıldığından bütün para işine bu vekil-harç bakardı; Ortaçağlarda bu vekil-harçların yanında bir Yahudi büyücüler türedi. Her asilzadenin şatosunda bir Yahudi büyücü bulundurması artık moda olmuştu.

Dini fonksiyonların tamamen uzmanlaştığı toplumlarda, papazların büyü yapmaları sıklıkla muhtemeldir. Ortaçağ’da özellikle papazların şeytani güçlerin saldırılarıyla karşı karşıya kaldığında ve bu nedenle de papazların şeytani güçlere karşı büyüsel eylemler gerçekleştirmeye eğilimli olduğuna inanılırdı bu durumda papaz olarak büyücüdürler; onları başkalarından ayıran ve şüpheye açık hale getiren şey, bekar olmaları, yalnız olmaları, kendilerini adamış olmaları ve doğaüstüyle ilişki halinde olmalarıdır. Kendilerini hedef alan kuşkular çoğu kez doğrulanmış gibidir. Ya kendi başlarına ve kendileri için büyüye yönelirler ya da papaz olarak katılmaları büyüsel ayinlerin gerçekleşebilmesi için zorunlu olarak değerlendirilir ve insanlar onları ayinlere katar, üstelik çoğu zaman bundan kendilerinin haberi olmaz. Ortaçağ kilisesi bütün Yahudileri büyücü olarak kabul etmiş doğal afete maruz kaldıklarında tanrının gazabını hafifletmek amacıyla büyücü olarak gördükleri ve uğursuz saydıkları Yahudileri kurban etmek için öldürmüşlerdir.

Cadı kavramı kadınlarla özdeşleşmişti. Büyücü denilince genelde kadın akla geliyordu. Başlangıçta büyücülük kadınlara özgü bir suç değildi. Bu suçun yalnız kadınlara mal edilmesi on beşinci yüzyılda başlamış, cadıları sert cezalara çarptırmak pek yaygın bir gelenek olarak on yedinci yüzyıl sonuna değin süregelmiştir. VIII. İnnnocent 1484’te büyücülüğe karşı yazılı bir buyruk çıkarmış, bu suçun cezalandırılması için Inquisitiyon’a iki özel yargıç atamıştır. Bu atanan adamlar 1489’da, uzun süre için bu konuda yetkili sayılmış olan Malleus Maleficarum (Kadın Suçlarının Çekici) adlı bir kitap yayımladılar. Bu kitapta, kadın yüreğinin yaratılıştan kötülüğe eğimli olduğundan dolayı, kadınların büyücülüğe daha uygun düştüğünü ileri sürüyorlardı. O zaman cadıların en çok suçlandırıldıkları şey de havaları bozmaktı. Büyücülükten sanık kadınlara sorulmak üzere özel bir soru dizisi hazırlandı, sanıklara istenilen şeyleri söyletinceye değin işkence yapılıyordu. Sevgili burclar.net okurları yalnız Almanya’da 1450 ile 1550 yılları arasında yüz bin cadının ölüm cezasına çarptırılmış olduğu sanılıyor. 1513 yılında Fransa’nın Treves kentinde 7000 cadı yakılmıştır. İsviçre’de, Cenevre’de üç ayda 500, Wurtzburg’da(Almanya) 800 ve Bamberg’de (Almanya) 1.500 kişi kurban edilmiştir.

Sihirbazları ateşte yakma olayı 1357’de Newar’da başlamış olmakla beraber, Papa IX. Gorigirius’un 1374 senesinde yayımladığı resmi karardan sonra özellikle artış göstermişti. Adı geçen Papa çıkarmış olduğu kararın şiddet ve zor kullanılarak uygulanmasını, sihirbazların aranmasını ve cezalandırılmasını emretmişti. Bunun sonucu olarak Cenova’da üç ay zarfında beş yüz sihirbazın yakılması olayı gerçekleştirilmişti. Nitekim aynı müddet içinde sadece Sawo bölgesinde sihirbazlıkla suçlanan sekiz yüz kişi yakılmıştı. Tarihçilerin yapmış oldukları hesaplara göre, sadece bir asırda sihirbazlıkla suçlanıp yakılan kişilerin adedi otuz binden az değildir. Sihirbazlık yaptıkları gerekçesiyle mahkemelere sevk edilip, sorgulananların sayısı XVIII. asrın başında bir milyona varmıştı.

Verilen bilgilerden de anlaşılacağı gibi, sihirbazların yakılması olayları Orta Çağ’ın bitmesiyle sona ermemiş, XVI.asır boyunca da bütün şiddetiyle devam etmiştir. XVIII.asrın başında ve ortasında meydana gelen bu tür meselelerden bir çoğunu tarihler kaydeder. Mesala 1750’de hakim Barlman Prowans Fransa’da Cirar isimli bir rahibi sihirbazlık suçuyla yargılamıştı. Bu, rahip ancak hakkıyla oy kullanan hakimlerin iki eşit kısma ayrılmaları sebebiyle yakılmaktan kurtulmuştu. Fakat aynı sene sihir yapmakla suçlanan rahibe Maria Benda’nın başı koparılmış ve vücudu yakılmıştı. Mahkemenin hakkında verdiği karar bu şekilde infaz olunmuştu.

Cadıları cezalandırmakta Protestanlar da Katoliklerden geri kalmıyordu. İngiltere’de 1736 yılına dek sürecek bir yasa ile büyücülüğün cezası ağırlaştırıldı ve bazı öldürmelerde gerçekleşti.

İngiltere’de büyücülüğü suç sayan eski “Büyücülük Yasası” 1951 yılında iptal edilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki Batının bu konudaki tedirginliği epey sürmüştür.

Ortaçağ Avrupası’nda toplum kendi ihtiyaçlarını kendi doğurur buna paralel olarak da büyü ve büyüsel işlemler de avami veya asil bir kimlik kazanarak saraylara dahi girer. Mesela Fransa Kralı III.Henry annesinden (Medici’li Catherina) miras kalan büyücülüğü iktidarı boyunca sıkça kullanır. III.Henry eşcinsel eğilimleri için bir perde olarak kullandığı büyünün başkaları tarafından kullanılmasına müsaade etmez ve döneminde binlerce insanı büyücü diye idam ettirir. Bu da ortaçağdaki büyü anlayışının bir başka boyutudur. Yani iktidarı elde tutmak ve sağlam kılmak için kendi kullandığı usullerin başkaları tarafından kullanılmasına tahammül edememek.

Özetle Batı büyücülüğünün tarihine ve buna paralel olarak, Batı kültürünün ve de Batı gizemciliğinin tarihlerine baktığımızda açıklayıcı olaylarla karşılaşıyoruz. Bir noktadan sonra-özellikle bilimin ve gerçek bilginin aşamalarına kuşku ile bakıldığı dönemlerde- büyücülük suçu, birilerini lekelemek, susturmak ya da ortadan kaldırmak için çok kullanılan ve elverişili bir suçtur. Böylece kimileri siyasal nedenlerden dolayı büyücü diye ortadan kaldırılır (Jeanned’Arc), kimi bilimsel-inançsal nedenler için susturulur (Leonardo da Vinci), kimileri de geleceğin buluşlarını öngördüğünde ( uçak, askılı köprü, araba ) büyücü diye tutuklanır ( Roger Bacon ). Yüzyıllar boyunca büyücülüğe karşı yürütülen inançsal ve yasal mücadele büyücülüğün belini kırmıyor aksine güçlendiriyor. Çünkü büyücülüğün de sağlam dayanakları vardır; geri kalmışlık, cehalet, çaresizlik ve hırs, kıskançlık, nefret. Ortada bir başka neden de beliriyor; dikkati dağıtmak, bir başka gündem yaratmak. Büyücülüğün temsilcileri her şeyleri ile gündem yaratabilecek kişilerdi. Konumuzu Bertnard Russell’in şu sözüyle bitirelim. “Büyücülüğün kanıtları Avrupa’da) hiçbir zaman çürütülmedi; yalnız, üzerinde durulmaya değer bir konu olmaktan çıktı.”(Kenan Karagöz-Ylt)

loading...
loading...