Kayıp Mu kıtası efsanesi

(0 oy) 0/5 24
Yorum Yaz


Sevgili dostlar Kayıp Mu kıtası efsanesi hakkında yeni bir şeyler öğrenmek ister misiniz? Mesela kayıp mu adası, Mu medeniyeti, mu insanları hakkında? O halde bu yazımız tam size göre.

Mu kıtası nedir?

Mu kıtasının, Pasifik Okyanusunda yer almış olan, Amerika ile Asya arasında bulunan; doğudan batıya 6000 mil, kuzeyden güneye 3000 mil büyüklüğünde bir kıta olduğu söylenir. Mu üzerine yapılan araştırmalar, bu kıtanın 12.000 yıl önce sular altında kaldığını ve bu kıtada 60.000.000 insanın yaşadığını göstermektedir. Hatta bu araştırmalar, ilk insanın bundan 200.000 yıl önce Mu kıtası üzerinde zuhur ettiğini belirtmektedir.

200.000 yıl öncesinden 12.000 yıl öncesine kadar bu kıta üzerinde yaşamış olan milyonlarca insanın tahmin edemeyeceğimiz kadar ileri bir medeniyete sahip oldukları,  Mu kıtası batmadan önce bu kıtadan göç eden Mu’lardan kalan yazılardan, tabletlerden, sembollerden ve efsanelerden anlaşılmaktadır.

Başlıca Mu kaynakları şunlardır:

Naacal (Mu Rahipleri) Tabletleri, Eski Maya kitapları; Hint, Çin, Burma, Tibet ve Kamboçya da bulunan yazılar ve efsaneler; Merkezi Amerika’da ve Yucatan’da bulunan kitabeler, semboller ve efsaneler; Pasifik adalarında bulunan kitabeler, semboller ve efsaneler; Meksika’da bulunan taş tabletler, Kuzey Amerika’nın güneyinde bulunan yazılar ve kitabeler, Eski Yunan filozoflarının kitapları, Eski Mısırlıların yazıları ve kitapları, tüm dünya üzerinde anlatılan efsaneler. Bu kaynakların çoğu bize Mu medeniyetinin ileriliğinin yanı sıra Mu insanlarının, normal bir insandan daha yüksek algılara sahip olduğunu ve bu insanların, inisiye sahibi insanlar olduğunu göstermektedir; yani bu insanlar, ruhsal ve kozmik irtibatlar kurabilen, birçok gizli bilgiye sahip insanlardır. Bu özellikleri dini bir eğitim sistemi ile kazanmış değillerdir; çünkü Mu döneminde henüz dinler oluşmamıştır. Mu medeniyetinde kozmik bilgilerin apaçık öğretildiği inisiyatik bir sistem işlemektedir. 30.000 yıl önce Mu rahiplerince yazıldığı söylenen Naacal Tabletlerinde, Mu insanlarının sahip oldukları yetilerle Mu adasını yok edecek olan Tufan’dan haberdar oldukları belirtilmiştir ve bu tabletleri, gelecekte Mu medeniyetinin varlığını insanlara gösterebilmek için yazdıkları tabletlere kaydedilmiştir. Mu insanları, kendilerindeki kozmik ve ruhsal güçlerle adanın yok olacağını önceden bildiklerinden, bundan 70.000 yıl evvel Mu adasından göçmeye başlamışlardır.

Mu adası insanları

Mu adasında yaşayan 60.000.000 insan, on farklı halk ve dört ırktan oluşmaktadır. Bu ırklar; beyaz ırk, siyah ırk, sarı ırk ve kızıla çalan kahverengi derili ırktır. Mu adasından çevre karalara yapılan göçlerde her ırk kendi grubu ile birlikte hareket etmiştir. Ezoterik dünya tarihi araştırmacılarının büyük bir bölümü, halen dünya üzerinde bulunan ırkların ortaya çıkışlarını Mu’nun bu dört temel ırkına bağlamaktadır.   Mu kaynaklarında da, Mu döneminde dünya üzerinde yaşayan başka ırklardan söz edilmemesi, araştırmacıların düşüncelerinde haklı olabileceklerinin ispatı niteliğindedir. Sembolik yazı, tablo, tablet ve eski vesikalardan Mu ırklarının, “doğu” ve “batı” olmak üzere iki farklı göç yolu üzerinden göç ettikleri anlaşılmaktadır. Doğu’ya gidenler siyah ırk (Negroid – Zenciler), beyaz ırk (Karyenler), kızıla çalan kahverengi derili ırk (Mayalar); batıya gidenler zenci olmayan siyah ırk (Tamiller), beyaz ırk (Nagalar), en açık tenli beyaz ırk (Uygurlar), Moğollar ve Sarı Moğollardır.

Atatürk ve Mu adası

Churchward’ın tespitleri, Türklerin kökeni konusunu araştırmak isteyen Mustafa Kemal Atatürk’ün ilgisini çekmiştir ve Atatürk, Churchward’ın eserlerini altmış kişilik bir ekibe tercüme ettirmiştir. Mu, Maya ve Türk benzerlikleri konusunda bir araştırma yapması için Atatürk, Tahsin Mayatepek’i Meksika büyükelçiliği ile görevlendirmiştir. Mayatepek’in Meksika’dan gönderdiği raporların özü, onun şu cümlesinde mevcuttur:

Asya’da Uygur, Fırat deltasında Akkad, Mezopotamya’da Sümer, Hindistan’da Naga – Maya, Kızıldeniz’in batısında Mayu ve Etiyopi kıyısında Tamil adlarını alan topluluklar, Pasifik Denizi’nde ilk insanların tezahür ettiği Mu’dan, Maya namıyla 70.000 sene evvel çıkıp bu büyük medeniyeti, bu medeniyetin dilini ve dinini cihana yaymışlardır.”

Mu kıtası ve ley hatları

Mu ırklarının sahip oldukları inisiyatik bilgilerle, dünya üzerinde tam olarak nereye gidip yerleşmeleri gerektiğini bildikleri tahmin edilmektedir; yani rastgele bir yerleşim değil de, özellikle enerji merkezleri seçilerek yapılan bir yerleşim söz konusudur.  Uzun süre sadece Ezoterizmin ele aldığı bu enerji merkezleri konusu artık bilimsel çevreler tarafından da incelenmektedir. İncelemeler sonucu dünya üzerinde canlı ve cansız varlıkları etkilediği görülen “ley hatlarının, diğer isimleri ile dünya enerjisinin, telürik enerjinin, küresel biyoenerjinin veya enerji kanallarının var olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Bu enerji kanalları incelendiğinde bu kanalların, Mu ırklarının göçler sonucu yerleştikleri coğrafi bölgelerde yer aldığı ve kanalların üzerinde en ileri medeniyetlerin kurulup yaşadığı fark edilmiştir. Bu enerji bölgeleri şunlardır: Orta Asya (Özellikle Tibet, Gobi Çölü ve Doğu Türkistan), Mısır, Orta Amerika – Yucatan (Meksika), Arjantin’in kuzeyi ve Anadolu

Mu kıtası ve güneş

Mu adasının çöküşünden sonra Pasifik üzerinde oluşan küçük adacıklardan Paskalya Adası’nda bulunan taş tabletlerin üzerindeki yazılardır. Bu yazılarda şöyle bir ifade ile karşılaşılmıştır: “ … Atalarımızın ataları tarafından bilindiği bir zamanda, bu ada tüm ülkeyi çaprazlamasına saran düz taşlar ile döşenmiş yollarla kaplıydı. Bu güzel ülkede Göklerin Tanrıları’ hüküm sürerdi.”. Mu insanlarının ruhsal ve kozmik güçleri göz önünde bulundurulursa gök ile rahatlıkla ilişki kurabildikleri ve bu nedenle gökten gelen tanrılar ile bir arada yaşayabildikleri sonucu elde edilebilir. Mu’da gök cisimlerinin en önemlisi “Ra” yani “Güneş”tir. Birliği ve bütünlüğü ifade eden, başı sonu olmayan sonsuz varoluşun simgesi olarak kendilerine göğün en dairesel şekli olan Güneş’i seçmişlerdir. Dairenin içi tanrıyı, dışı ise tanrının yansımasını sembolize eder. Her şeyin, iyinin ve kötünün Güneş’ten geldiğine inandıkları için tüm güçlere sahip olan Güneş’i kendi güçlerinin kaynağı olarak gören Mu İmparatorluğu’na, “Güneş İmparatorluğu” denilmiştir. Tanrıyı sembolize ettiğine inandıkları için de kendi tanrılarına “Ra-Mu” ismini vermişlerdir. Yani Mu medeniyetinde Güneş, en önemli gök cismidir; ama onlar ayrıca “Bu güzel ülkede Göklerin Tanrıları hüküm sürerdi” şeklinde bir ifadeyi yazılarında kullanmışlardır. Burada “Güneş’in Tanrısı” şeklinde bir ifade kullanmadıkları ve tanrı kelimesini çoğul olarak kullandıkları için başka tanrılardan da söz edildiği açıktır. “Göklerin Tanrıları” şeklindeki ifadede belirtilen tanrıların, Mu’ların inisiyatik güçleri ile ilişkiye geçtikleri galaktik varlıklar olduğu söylenebilir.

Mu kıtası ve antik mısır

Mu kıtası ve Tau

Tau, Mu’da toprağın yeniden hayat bulması, yeniden çıkış ve zuhur ediş sembolüdür; manası ise “suyu getiren yıldızlar” demektir. Ekvatorun güneyinde görülen ve “Güney Haçı” adını taşıyan muhteşem bir burcun timsalidir. Bu burcun, Mu’nun bir köşesinden üstüne doğru yükselmeye başlaması yağmur mevsiminin habercisidir; toprakta cansız yatan tohumlar canlanacak, bitkilere hayat gelecek demektir. Mu yazılarında yer alan Tau sembolü bize, Eski Mısır’da Sirius’un ışığının Güneş tarafından yetmiş gün kapatılmasından sonra yani Güneş’in parlak ışığının yanında Sirius’un ışığının yetmiş gün boyunca oldukça sönük kalmasından sonra tekrar ortaya çıkıp kuvvetle görünmeye başlaması sonucu Nil Nehri’nin taşma vaktinin geldiğini hatırlatmaktadır. Ayrıca Eski Mısır, Yunan ve Roma’da Sirius’un gökyüzünde belirmesi yazın başladığını haber verir. Mu’da da bitkilerin canlandığı yağmurlu bir mevsim Tau’nun ortaya çıkması ile başlar.

Kayıp kıta Mu ve Osiris mitosu

Mu üzerine yaptığı araştırmalarda Churchward, Osiris’in Atlantis’te doğduğunu, belirli bir yaşa geldiğinde Mu’ya geçerek Naacal kolejlerinden birine gittiğini ve burada Mu inanışlarını, ezoterik bilgilerini ve kozmik ilimlerini öğrendikten sonra Atlantis’e geri döndüğünü ve Atlantis’te, Mu rahiplerinden öğrendiklerini uygulamaya çalışarak halkı düzeltmek için uğraştığını belirtmiştir. Bunun sonucunda tek tanrılı “Osiris Dini”nin doğduğu söylenir. Halk, Osiris’i çok sevmektedir ve bu sevgi zamanla tapmaya dönüşmüştür. Bunun üzerine Osiris’i kıskanmaya başlayan kardeşi, MÖ 20.000 civarında Osiris’i öldürülmüştür. Osiris’in öldürülmesine rağmen onun halka öğrettiği din, Atlantis’te varlığını sürdürmeye devam etmiştir ve MÖ 16.000 yıllarında Atlantisli bir bilge olan Hermes Trismegistus tarafından bu din Mısır’a getirilmiştir. Hermes’ten, Eski Mısır kökenli Yunanca metinlerde astronominin, tıbbın ve bilgeliğin kurucusu olarak bahsedilmektedir ve Hermes’in, “Hermetizm” adı verilen, ezoterik bilgilerle (gizli sırlarla) dolu bir öğretinin sahibi olduğu bilinmektedir. Churchward bu öğretinin, Osiris dini olduğunu ileri sürerken Murry Hope gibi bazı araştırmacılar da bu öğretinin, Mu ve Atlantis’e indirilen Sirius kültürünün bir devamı, bu kültürün MÖ 16.000 yıllarında Mısır’a getirilmiş biçimi olduğu görüşündedirler. Burada dikkati çeken bir diğer nokta da hermetik bilgilerden biridir ki hermetizm, eski insanların kökenini dünya dışı olarak göstermektedir.