Kahvenin tarihi

(4 oy) 5/5 411
Yorum Yaz


Sevgili burclar.net okurları vazgeçemeyeceğimiz içeceklerin ilk sırasında belki de kahve gelmektedir. Peki hiç kahvenin tarihini hiç düşündünüz mü? İşte bu haberimizde sizlere öncelikle kahve nedir sorusunun cevabını vererek, kahvenin tarihini yanı kısa öyküsünü beğeninize sunuyoruz.

kahve-nedir

1-Kahve kelimesinin anlamı nedir?

Kahvenin etimolojik olarak kelime anlamı kesinliğe kavuşmamıştır. Kahve” ya da “Kahva” Arapça olup ilk zamanlarında şiirlerde şarap anlamında kullanılmıştır. XIV yüzyıl sonlarına doğru, sözcük kahve tanelerinden yapılan bir içecek, içki anlamı kazanmıştır.

“Kimi araştırmacılar kahvenin Afrika dillerinden gelen şarap anlamındaki “kahva” dan geldiğini iddia ederken, diğerleri de aynı kelimenin kahvenin anavatanı olarak kabul edilen Etiopya’nın yüksek yaylalarından kaffa’nın değişimine uğramış bir şekli olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca Kaffa’nın bir bakıma Avrupa dillerinden cafe’nin türetildiği Latince “coffeea”nın kökü olduğu da ileri sürülmüştür. Arapçadaki “kahve çekirdeği” anlamına gelen “bunn” kelimesinin de Habeş İbranicesindeki “bunnamma” ile benzerlik gösterdiği ve bu kelimeden türetildiği kimi kaynaklarda yazılmıştır. Yemen’de kahve meyvesine “Bun” adı verilmektedir.

Osmanlıda kahve tüketimi hızla yaygınlaşarak kadınların evde, hamam sefasında, rütbesi vazifesi ne olursa olsun erkeklerin kahvehanelerde sohbet meclislerinde kahve içtiği ifade edilmektedir. Kahve, sohbete keyif veren bir bahane oluyor. O kadar ki, kimilerinin fitne yuvası kabul ettiği kahvehaneler irfan sofraları yapılan yerlere dönüşüyor.

kahvenin-kesfi

2-Kahvenin Keşfedilmesi ve Öyküsü

Tarihçiler kahve çekirdeğinin izini Eski Ahit kıssalarına kadar dayandırmaktadırlar. Kahve çekirdeğinin Nedime’nin Davut’a ve Boaz’ın Ruth’a verdiği “kavrulmuş buğday” ile aynı şey olduğunu ifade etmektedirler. Pek çok araştırmacı da Spartalılar denilen Lacedaemonianlar’ın “kara ekininin” kahve olduğuna ikna olmuştur. “İtalyan gezgin Petrus de Valle, kahvenin geçmişinin Truva savaşlarına kadara uzandığını iddia eder ve iyi Helen’in ailesi ve ülkesi hakkında aklına gelen belalı düşünceleri bir kap kahvede boğmak için, Priamos’un sarayında diğer bayanlarla birlikte kahve içtiğini” söylerdi. Kimi araştırmacı da, Homeros’un “Odyyseia” destanında “Nepenthes” diye adlandırılan ve Helen’in şarapla karıştırıp içtiği, “kalbin öfkesini ve kederini dindiren” maddenin kahve olduğunu düşünür.

Kahve’nin ortaya çıkışında, yaygınlık kazanmasında, yarattığı tartışmalarda bu gizemin büyük payı vardır. Ancak ilk kez kahveyi kimin içtiğine dair tarihsel bir kanıt yoktur. En yaygın efsane Khaldi adındaki çobana aittir: “Yemen’de Khaldi adındaki bir çoban ay ışığında keçi sürülerini güderken, hayvanların bazı yeşil ve sarı meyveleri yediğini görür. O ana kadar uyuklayarak gezen hayvanlarda, bu meyveleri yedikten sonra bir canlılık görünür. Oradan oraya zıplayıp durur. Hatta mehtapta dans etmeye başlarlar ve herhangi bir yorgunluk belirtisi göstermezler. Bunun üzerine Khaldi de bu yemişleri dener ve kendini dinç hisseder. Bu esrarlı meyvelerden keşişlere söz eder. Çoban ve iki keşiş sürünün otladığı yerlere gönderilir ve bilmedikleri çalı türünden bu bitkiden bir kaç dal koparıp içerler ve onlar da geceyi canlı, neşeli bir ruh halinde geçirirler. Ağacın meyvelerini kaynatarak içen ve kendisinde aynı canlılığı hisseden Şeyh de bitkinin içindeki kafeinin uyarıcı etkisini bularak onu tüm din adamlarına tavsiye eder ve kahvenin hikayesi de burada başlar. Belirli saatlerde nöbet tutmayı ya da dua etmeyi gerektiren manastır kurallarına uymayı kolaylaştıran bu içecek tüccarların da ilgisini çekmiş ve yayılmaya başlamıştır.

Yüzyıllar önce Kuzeydoğu Afrika’dan Arabistan’a göçünden beri bir kahve çekirdeği, tarihin biçimlendirilmesinde çok yönlü bir rol oynamıştır. Kızıldeniz üzerinden yapılan bu kısacık sıçrama sadece Afrika’da ve Orta Asya’da değil, tüm Avrupa ve Amerika’da da sosyal, politik ve kültürel hayatın değişmesine yardımcı olmuştur. Kahve iletişim çarklarını güçlendirmiş, yaratıcı zihinlere ilham verip yorgun zihinleri kuvvetlendirmiş ve dünyanın her yerindeki sayısız insanın vazgeçilmek günlük rutini haline gelmiştir.

XII. yüzyıldan beri tanınan ancak XIV. Yüzyılda keyif verici bir içecek olarak kullanılmaya başlayan kahvenin anavatanı hakkında çeşitli söylentiler ve iddialar bulunmaktadır. Ama çoğu tarihçiler ve araştırmacılar kahvenin Güney Etiopya’dan tüm dünyaya yayıldığını iddia ederler. Bu iddiaların da etimolojik olarak kahve ile yakın bir benzerlik gösteren Güney Etiopya’daki “kaffa” yöresine bağlamaktadırlar. Kahvenin adı ilk defa Horosan’ın Reyşehrinde doğan, 1405-1525 yılları arasında yaşayan Türk asılı Ebubekir’in Arapça yazdığı tıp kitabında geçer. Kitapta, 1420 yılında İran’da kahve kullanıldığı, oradan da Aden’e gönderildiği belirtilmektedir. Etiopya’dan Yemen’e sonra da Mekke ve Medine’ye yayılan kahve, buradan da İslam gezginleri tarafından İran, Mısır, Türkiye ve tüm İslam dünyasına yayılmaya başlamıştır.

Kahve önce doğu ülkelerinde, sonra da batıda hızla yaygınlaşarak özel bir içecek olma niteliğini kazanmıştır. Toplumsal değişime bağlı olarak bazen farklı niteliklerde de olsa kahve içme alışkanlığı dünyanın her köşesinde görülen bir etkinliğe dönüşmüştür.

Kahve tanelerinden XIV. yüzyıldan önce Yemen de de ekmek yapıldığı yahut tanelerin meyve olarak tüketildiği bilinmektedir. Kahvenin yalnız dünya mutfaklarına değil, fakat dünya ticaretine, folklor ve kültürüne damgasını vurmadan önce bir içecek olarak tarih sahnesine çıkışı bağlamında yazılı kaynaklardaki bilgiler kesin değildir. Kahveyle ilişkili günümüze ulaşan en eski ve kapsamlı eser Abdülkadir el Ceziri’nin Umdeti’s- Saffe fi Hilli’i – Kahve adlı risalesidir. Bu eser, kısmen Baron Silvestre de Sacy’nin Chrestomathe Arabe ou Extraitesde Divers Arabes adlı kitabında yayımlanmıştır.

Bazılarına göre Arapça’da şarap anlamında kullanılan kahva zamanla “kahveye dönüşmüş. Araplar, kahvenin canlandırıcı ve enerji veren etkisini şarabınkine benzetmişlerdir. Kahve çekirdeğinin Arapça’sı “Buun”, öğütülmüşüne, yani toz halde olmasına da “Bön” denmektedir. Arapça’da kahvenin sözlük anlamları arasında gereği gibi tokluk, halis süy, rayihaa (koku, aroma) bahşiş, kahvehaneye ve bir rengin adı da bulunmaktadır.

Almanya’da İkinci Dünya Savaşından Sonra kahve ekonomik yeniden yapılanma ve ekonomik mucizenin sembolü olmuştur. Kahve içmek yeniden bir şeyler alabilmek ile eş anlamlı hale gelmiştir. Günümüzde mutfak kültüründe önemli bir yeri olan kahve, yemeklerden sonra yapılan keyif, koyu sohbetlerin bahanesi, uykusuz gecelerin dostu ve özel günlerin vazgeçilmez içeceği olmuştur. Kahve popüler alışkanlıklar tarihine geçmiş ve önemli kültür öğelerinden biri olmuştur. Kahve kendine özgü pek çok özellik taşır. Bu özellikleri sayesinde farklı geleneklerin de doğmasına neden olmuştur.

“Türk kahvesi” adıyla ilk uluslararası markası sayılabilecek kahve çok tercih edilir bir içecek olmasının yanı sıra pek çok deyime, atasözüne, şiire ve türküye konu olmuştur. Kahve, kültürel, sosyal ve ekonomik bir meta olarak günümüze kadar gelmiş ve birçok insanın tüketim vazgeçilmezi olmuş bir meyve olarak karşımızda durmaktadır.

osmanlida-kahve

3-İslam Dünyası ve Osmanlı’da “Kahve Kültürü”

İslam ülkelerinde XV. yüzyıl ortalarında bir tarihte kahveyi herkes içmeye başlar. Toplumda kendine sessiz sedasız yer etmesi nedeniyle, kahve içmenin başlangıcına ilişkin daha belirgin bir tarih vermek olanaksızdır.

Geç dönem Arap kronik yazarları kahvenin kökeni hakkındaki bilgilerinde bir boşluk olduğunun farkındaydılar. Bunlardan bazıları, ellerindeki malzemeyi zenginleştirecek dinsel efsanelere yer verme dürtüsüne kapılmaktan kurtulamadılar. Tezker yazarı Necmeddin’in (1570-1651) kardeşi Ebu Tayyib Gazzali, Hz. Süleymanın kahveyi kullanan ilk kişi olarak gösterildiği bir söylentiyi aktarır. Bu söylentiye göre, Hz. Süleyman yolculukları sırasında bir kasabaya uğrar ve sakinlerinin bilinmeyen bir hastalığa yakalandığını görür. Cebrailin buyruğu üzerine “Yemen’den gelen” çekirdeğini kavurur ve bundan bir içecek hazırlar. İçeceği verdiği hastalar iyileşerek hastalıktan kurtulur.

İslam topraklarında kahve içmenin başlangıcına dair günümüze ulaşan hikaye ve efsanelerin hepsinde genel kabul gören iki nokta vardır. Birincisi kahve tüketiminin geçmişi Yemen’e kadar götürülür. İkincisi, hikayelerin çoğunda bunun başlangıcı, ibadet açısından kahvenin kısa sürede önem kazandığı sufi tarikatlarından bir kişiye ya da kişilere bağlanır. Hikayeler arasındaki farklar bu noktadan sonra başlar. Kahve kültürü İslam dünyasında başlamamasına rağmen, İslam sayesinde Arabistan’a, daha sonra Osmanlılar sayesinde Batıya yayılmıştır. Etiyopya’nın keşfi ile de Yemenden dünyaya yayıldığı kaynaklara geçmiştir.

Yemende Sufilerin geceleri yaptıkları ibadetlerinde uyanık kalmak için kullandıkları kahve, XSVI. Yüzyıldan itibaren dini çevrelerden çıkıp, keyfi amaçlı kullanılan bir içecek olmuştur.

İslam dini alkollü içkileri haram sayar. Doğal olarak şarap da, alkollü içkiler kapsamına girdiğinden yasak sayılıyordu. Sıcak ve kokulu bir içecek olarak sunulan kahvenin, şaraba eşdeğer etkisinin farkına varıldığında, ürünün bütün İslam ülkelerine yayılması uzun sürmedi. Tütünden sonra ikinci sıraya yerleşen kahveyi bütün İslam toplumları sevdi.

İslam Dünyası İslam yasalarına ideal bir biçimde uygun düşen kahve içeceğinin başlangıçta ağır ağır, ama daha sonra olağanüstü bir hızla yaygınlaşmasıyla birlikte hep gündemde olmuştur. Kahve XV. yüzyılda hızla keyif vericiler arasında ilk sıraya yerleşmiştir. Müslümanlar kahveyi çok sevdi. Hindistan’dan Kuzey Afrika’ya ve Doğu Akdeniz’e kadar kahve her yerde içilir olmuştur. İslam’ın gittiği her yere kahveyi de beraberinde götürmüşlerdir.

Kahve hakkında en eski kaynaklardan biri olan “Abdal Kadir al Caziri’nin XVI. yüzyılda tarihlenen risalesinde kahvenin Yemen’de keyif verici bir içecek olarak yaygın bir şekilde kullandığı bilgisine ulaşılmaktadır. Al Caziri kahvenin Etiopya’dan Yemen’e Şazeli tarikatının kurucusu Ebu’l Hasan Şazeli tarafından getirilip tanıtıldığını iddia etmektedir. Katip Çelebinin aktardığı bir rivayete göre, Şazeli’nin 1258 deki hac yolculuğu sırasında müridleriyle daldığı uzun sohbetlerinde kahve çekirdeklerini kaynatarak içtikleri belirtilmektedir. Bu rivayet daha sonra Şeyh Şazeli’nin kahveci esnafı tarafından pir olarak tanımasını sağlamıştır. Osmanlı döneminin son yıllarına kadar da İstanbul’daki tüm kurukahveci dükkanlarına “Ya Hazret-i Şeyh Şazeli” lehvalarının asılmasına  neden olmuştur.

Kahve çekirdeğini ham haliyle Arabistan’ın dışına çıkaran ilk lkişinin baba Budan hacı olduğu söyleniyor. Budan, Mekkeden aldığı kahveleri Hindistan’a kaçırıyor. Oradan da çekirdekler Hollanda’lıların eline geçiyor. Bu çekirdekler Cava’da kurulan kahve çiftliklerinin da temelini oluşturmaktadır.

İslam dünyasında kahve hakkında yazılmış en eski metinler, karşımıza 14. yüzyılda çıkmaktadır. El Ceziri “Umdetü’s Saffe fı Hilli’l Kahve risalesinde kahvenin Yemen’de bir içecek olarak büyük rağbet gördüğünü, rivayetinin Kahire’ye kadar yayıldığını ve orada özellikle gece yapılan dini ayinlerde, zihni uyanık tuttuğu için Sufi çevrelerce içildiği ifade edilmektedir. Müellife göre kahve Aden’e fakih Muhammed bin Said el-Zehbeni tarafından sokulmuş ve kısa sürede büyük ilgi uyandırdığı bilinmektedir. Bu zat, kahveyi, istemeyerek kaldığı Afrika sahillerinde öğrenmiş ve dönüşünde Sufi çevrelere tanıtmıştır. El- Ceziri’nin aktardığı diğer rivayete göre kahveyi Yemen’e getiren kişi, ekseri Şazili tarikatının kurucusu ile karıştırılan Şeyh Ali bin Omer el-Şazili’dir.

Osmanlı sosyal yaşantısı içinde kahve, kısa zamanda devlet için en mühim vergi kalemlerinden biri haline geldiği bilinmektedir. Hatta kahveye uygulanan vergi oranları da sürekli bir artış eğilimi sergilemiştir. Tabii olarak onun ticari değeri, müptelaların gün geçtikçe artmasından kaynaklanmaktadır. Öyle ki zaman zaman kahve yasağı tekrar gündeme gelmişse de pek çok tanınmış din bilgini tarafından kahve lehinde fetvalar verilmiştir.

Kahire’de el Ezner külliyesi ve şehrin ticari bölgeleri başta olmak üzere, kısa sürede açılan pek çok kahvehane, şehrin yalnız sosyal hayatını renklendirmekte kalmamış, kahveyi de medreselerle sınırlı olmaktan çıkarıp tüccar, esnaf, din adamları gibi yaygın halk kitleleriyle tanıştırılmıştır.

Kahvenin ilk kez seyyah dervişler arasında rağbet görmesi, onun kısa zamanda geniş coğrafyalara yayılmasında önemli rol oynamıştır. Bundan başka kahvenin hac ve ticaret yollarının merkezinde zuhur etmiş olması da bu yeni içeceğin tüccarlar, dervişler ve hacılar eliyle kısa zamanda uzak coğrafyalara ulaşmasını, başta esnaf ve tüccarlar olmak üzere orta sınıf diyebileceğimiz geniş halk kitlelerinin alışkanlıkları arasına girmesini sağlamıştır. XVI. Yüzyıl başlarında özellikle Kadiri ve Rufai dervişleri, Hicaz ve Anadolu arasında kültürel iletişimde söz sahibi olmuşlar. Halveti, Nakşi ve Mevlevi dervişleri ise Mısır’dan Balkanlar’a uzanan geniş coğrafya üzerindeki kültürel dolaşımın başlıca dinamikleri arasında yer almışlardır.

Kahvenin yayıldığı ilk İslam coğrafyası Mekke ve Medine’dir. Kutsal mekanlar olan ve İslam’a göre ziyaret edilmesi gereken Mekke ve Medine, kahvenin ana vatanı olan Yemene yakın yerdir. Her yıl hac görevini yerine getiren Müslümanlar memleketlerine dönerken yanlarında kahve de götürdükleri tahmin edilmektedir. Bu açıdan bakıldığında kahvenin XIV. Yüzyılda Yemen’de başlıyan ünü 15. Yüzyılda Mekke ve Medine’ye, ardından Kahire’ye, Şam’a, Helep’e ve İstanbul’a ulaşarak diğer Müslüman ülkelere yayılmıştır.

İslam Dünyasında, Yemen, Mekke, Medine ve Kahire’de cami ve kahvehaneler arasında, kimi zaman dinsel boyut, çoğu kez ise canlandırıcı ve dinlendirici keyif veren bir içecek olarak tanımlanan kahve, meclislerdeki yaygınlığı dolayısıyla ağırlık kazanıp dinsel mekanlarının dışına taşıma eğilimi gösterdiğinde, tutucu çevreler tarafından hemen yasaklanmış, ama geniş ölçekli bir tüketim alışkanlığı yaratması sonucu bu yasaklamalar kısa ömürlü olup kahvenin egemenliğini ve yayılmacılığını engelleyememiştir. Bu tür yasaklar arasındaki asıl gerçek ise, cami cemaatinin kahvehanelere taşınması olduğu kadar, kahvehanelerin camilerin tek taraflı dinsellikle kuşatılmış politikalarına alternatif bir eğilim gösterip güncel sorunların tartışıldığı, çoğu zaman da eleştirildiği bir mekana dönüşmesi olmuştur.

Her medeniyet kendi toplumsal alışkanlıklarının ürünüdür. Osmanlı medeniyeti, bir sohbet medeniyetidir. Adına hayat tarzı dediğimiz ve insanı adeta törene dönüştürülmüş bir zaman içinde yaşatan geçmişe ait toplumsal alışkanlıklarının, sohbet kültürünü de eski medeniyetlerimizin merkezine yerleştirmişti. Toplum hayatında insanların yiyecek, içecek kültürleri oldukça önemli bir yere sahiptir. Türk toplum hayatında da kahve ve kahvehane kültürünün önemli bir yeri vardır. Tarihi süreç içinde kahvehaneler, sosyal çevre eğitimi sürecini etkileyen bir mekan olmuş ve kahve de bu mekanın baş içeceği haline gelmiştir.

Türkler tarafından bulunan yepyeni hazırlama metodu sayesinde kahve, cezvelerde pişirilerek Türk Kahvesi adını almıştır. “Kahve, kısa zamanda çok beğenilerek saray mutfağında yerini alıp, saraydan konaklara, ardından evlere girmiş, İstanbul halkının kısa sürede tutkunu olduğu bir hale gelmiştir. Kahve ve içildiği mekan olan kahvehaneler, zaman içinde sosyal yaşamın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Böylece dünyada hiç bir içeceğin sahip olmadığı ölçüde bir kültür de doğmuştur.

Kahve, 16. Yüzyıldan itibaren edebi şahsiyetlerin, siyasi ve dini otoritelerin dikkatlerini çekmesi, yasaklanması ve keyif verici özelliğinden dolayı, Osmanlı aydınının ilgi odağı olmuştur. Ayrıca, ahlaki bir olumsuzluğu bulunmayan kahve, alkolsüz ve uyuşturucu özellikleri olmayan bir içecek olarak Osmanlı toplumunun günlük hayatına hemen girmiş ve uzun yıllar kendine has gelenek ve göreneklerin oluşturulmasına, ve kahvehane anlayışının oluşmasına neden olmuştur.

Kahve İstanbul’a ilk kez 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet (1495-1566) zamanında getirilir. Bu konuda Peçevi şöyle yazar: Yıl 1554 tarihine gelinceye kadar İstanbul’da ve bütün Rum diyarında kahve ve kahvehane yok idi. Bu sene başında Halep’ten Hakem adında bir adam ile Şam’dan Şemsa adında birisi gelerek Tahtakale’de bir büyük dükkan açmıştır. Orada kahve satmaya başlamıştır. Keyiflerine düşkün bazı safa ehli insanlar ile okur yazar makulesinden zarif kimseler orada toplanmaya başlamıştı. Bu dükkanın içinde yer yer toplanarak kimi kitap gibi güzel şeyler okur, kimi tavla ve satranç oynar, kimi yeni söylenmiş gazeller getirerek şiirden ve edebiyattan bahseder, bazıları da biraz daha fazla para sarf ile ahbaplarını toplayarak ziyafet tertip ve safa ederlerdi.

İstanbul’da ilk kahvehane 1554-1555 yılında Tahtakale semtinde, Halepli Hakem ve Şamlı Şems adında iki Arap kökenli tüccar tarafından açılmıştır.”

Kahvehanelerin açılmasıyla birlikte yeni bir sosyal yaşantı başlanmış. Bu ilk kahvehane, tanınmış kişilerin ve bilginlerin buluşma, sohbet noktaları olmuştur.

1543 yılında gemilerle İstanbul’a kahve geldiği fakat yasaklayıcı fetvalar sebebiyle tepki gördüğü ve İstanbul’da padişahın kahveyi yasakladığı haberlerinin aynı yıl hac mevsiminde Mekke’de yayıldığını belirtmesi kahvenin çok önceleri İstanbul’da tüketilmeye başladığını gösterir bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.”

Zamanla, kahve içmek, Türk erkek ve kadınlarının gündelik yaşamlarının vazgeçilmez parçası haline gelmiştir. Evliya Çelebi’ye göre Kösem Valide Sultan’ın da Topkapı Sarayında bir kahvehanesi vardır. Kahveler kısa zamanda Tahtakale Eminönü mahallinden taşarak bütün şehir sathına yayılır. 19. Yüzyıl İstanbul’undaki tulumbacı kahvesi kültürünün temellerini atan esnaf kahvehanelerin yanında mahalle kahveleri doğar.

Osmanlı devleti, 16. yüzyıldan itibaren ekonomik ve sosyal açıdan büyük bir kriz yaşar. Tımar sistemi ve toprak yönetimi bozulmuş, nüfus hızla artmış, İstanbul büyük bir güç dalgasıyla karşılaşmıştı. Bu durum şehir hayatını daha da zorlaştırmıştır. İlk başlarda yüksek mevkide insanların rağbet ettiği kahvehaneleri, artık daha alt tabakadan insanlar doldurmaya başlarlar. İşsiz ve boşta kalan insanlar için meyhaneler ve kahvehaneler evin dışında olma ve vakit geçirme yerleriydi. İslam gücünü temsil eden Osmanlı İmparatorluğu, İslam dünyasının en geniş ve en önemli bölümünü kendi yönetimi altında birleştirdi. Suriye, Filistin, Irak ve Mısır, Arap yarımadasının en önemli ülkeleri Osmanlı Sultanı’nın “gölgesi altındaydı. Şam, Bağdat ve Kahire’yi elinde tutan Osmanlıların kendilerine başkent yaptıkları İstanbul, İslam’ın manevi yaşam merkezi olmuştur.

Osmanlı’da kahve tüketimi başlarda din adamlarının baskısı ile yasaklanırken zamanla yönetim kahve tüketiminin halkın sosyal yaşantısındaki önemini gördükçe kahveye olan düşmanlık azalmış hatta Osmanlı padişahı da bu yeni içeceğin cazibesine kapılmış ve Topkapı Sarayı’nda Has oda hizmetlerinde bir “kahveci başılık” görevi tahsis etmiştir.

Kanuni döneminden itibaren sosyal hayatın vazgeçilmez unsurlarından biri olarak önem kazanan kahvehanenin, Tanzimat döneminde işlevsel değişim geçirmiş hali görülmektedir. İlk açıldığı günden itibaren sohbet, eğlence ve eğitim ihtiyaçlarının karşılandığı kahvehanelerin üç yüzyıl sonra okuma evine dönüşmesi, bu dönemde gazeteciliğin gelişmesi ve okuma bilincinin yaygınlaşmasında önemli rol oynamıştır.

dogu-bati-kahve

4-Doğu ve Batı Kültüründe Kahvenin Yeri

Kahve gizemli bir bitkidir. Ortaya çıkışında, yaygınlık kazanmasında, yarattığı tartışmalarda bu gizemin büyük payı vardır. 570’li yıllarda ortaya çıktığı sanılan, önce 1470 – 1500 tarihleri arasında Mekke ve Medine’ye, ardından İslam dünyasına hızla yayılan kahvenin geçmişi efsaneler ve hikayelerle doludur.

Kahve günlük hayatın sıradan bir parçası olmaktan öte, toplumsal pratikleri olan çeşitli sosyolojik incelemeler yapılabilecek bir içecektir.

Kahve ticareti, depolanmasından taşınmasına, satışına kadar kazançlı bir iş kolu, devlet için de vergi alma yoluyla çok büyük bir gelir kaynağı oldu. En üstekilerinden en alttakine ulaşılabilir. İçilebilir duruma gelince yüklendiği özel anlamların birçoğunu kaçınılmaz olarak yitirdi. Kahve ve saray konaklarından çıkıp, sıradan insanların saraylara layık lüksüne dönüştü, dahası kahve sahte bir konum eşitleyicisi haline gelmiştir.

Kahve daha çok yaygınlaşıp evlerin, ziyaretlerin, toplantıların ayrılmaz bir parçası oldukça tüketiciler nazarında toplumsal ve kültürel konumlarına özgü törensel anlamlar kazandı. Bu yaygınlaşmanın doğal bir uzantısıydı.

Kahvenin yaygın bir içecek olması beraberinde kahvehanelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Doğu’daki geleneksel kahvehaneler, Batı’da farklı iş mekan özellikleri ve menülere sahip olmuş ve “coffee house” ya da “cafe” olarak ifade edilmeye başlanmıştır. Kahvehanelerin Batı’ya farklı biçimlerde yansıması olan kafeler, günümüzde tüm dünyaya yayılmış ve ülkemizde de olduğu gibi geleneksel kahvehanelerden sayıca fazla hale gelmiştir.

Artan rekabet ve yoğun ilgi sonucunda sayıları her geçen gün hızla artan kafeler, menü ve iç mekan özellikleri ile çeşitlenerek yeni kafe türleri oluşturmaktadır. Kahvenin yanı sıra farklı yeme içme alternatifleri bulunan kafeler olduğu gibi içecek olarak yalnızca kahvenin sunduğu kafeler de bulunmaktadır.

İslam ülkelerinde kahvehanelerin açılması toplumsal davranışlarda gözle görülür bir değişikliğe yol açar. Şehirlerde ve yerleşim yerlerinde birdenbire, erkekler için gece gündüz açık olan inançlı bir Müslümanın itibarının zedeleneceğinden korkmadan gidebileceği, eğlence, oyun ve oyalanma olanakları sunan kamusal bir mekan doğmuş oldu. Kahvenin anlamı kendine özgü kültürel uygulamalardan, kullandığı alanlardan doğar. Kahve içme alışkanlığı, iş, eğlence, dinlence, ziyaret, ibadet gibi gündelik olaylarda bütünleşme sürecinde toplumun farklı kesimlerince sahiplenildi ve gündelik hayatın bir parçası oldu.

Başlangıçta kahve Avrupa’da Müslüman içeceği olarak şüpheyle karşılandı. Fakat rivayete göre, 1602de Papa XIII. Clement içtiği kahveden öylesine zevk almış ki onu Müslümanların tekeline bırakmanın yanlış olduğunu ve vaftiz edilmesi gerektiğini söylemiştir.

Osmanlı ordusunun Viyana kuşatması kırıldığında Avusturya’da kahve içimi büyük artış göstermiştir. Avrupalılar bozguna uğrayan Osmanlı’nın kahvesine el koymuştur. Bugün bile Viyana’da kahve yanında bir Osmanlı geleneği olan bir bardak su ikram edilir. Fakat Arap dünyasında başka kahve içme geleneği bulunmaktadır. Kahve tüketiminden elde edilecek potansiyel kazancının farkına varan hükümetler, daha önceki yasaklama politikalarını bir kenara bırakıp, vergilere yoğunlaşarak talebi artırmaya çalıştılar.

İngiliz hükümeti 1663 yılında kahve evlerinin ruhsatını ellerinden alarak kahve satışını vergilendirmiştir. Yine de alkolle karşılaştırıldığında kahve ucuz kalmıştır. İngiliz kahve evleri birahanelerden birçok işçi almıştır. Bu durum biracıların desteğini almasa da, en azından başlarda hem ev hanımlarının hem de hükümetin desteğini alıyordu. Daha fazla vergi koymanın ters tepeceğini anlayan hükümet, derece derece vergiyi düşürmüştür. Her düşüş kahve tüketiminde büyük artışlar doğurmuştur. Bu gelişmelerin tam tersine Prusya Kralı Büyük Frederik, arpa üreticilerini ve birahaneleri destekleyerek çalışan sınıfın kahve içmesini yasaklamış ve biraya dönmeleri konusunda ısrar etmiştir.

avrupada-kahve

5-17 -20. Yüzyıl Arasında Türk İçeceğinin Avrupa’ya Yayılması

“XVI. yüzyılın sonlarına doğru gezginlerin ve botanikçilerin yabancı bir bitki ve içecekle ilgili getirdikleri haberler, kahvenin Orta doğudan Avrupa’ya ulaşmasını sağlamıştır. Kahve çekirdeği hakkındaki haberler arttıkça da Avrupalı tüccarlar bu yeni ham maddenin potansiyelini fark etmeye başladılar.

1600’lerin başlarında kahve çekirdeği dolu bir torba Venedik’e ulaştı. Venediklilere kahve vermek Araplar için karlı ve neredeyse bu yüzyıl boyunca özenle kendilerine saklayacakları bir ihracat işinin de başlangıcı olmuştur. Kahve filizlerinin ülke dışına çıkmaması için ellerinden geleni yaptılar. 17. yüzyılın sonlarına kadar Yemen, Avrupa’ya kahve ihracatı yapan tek merkezdi. Venediklilerin ilk kahve çekirdeği sevkiyatını aldıkları sıralarda Hollandalı tüccarlar da kahve tanımı ve ticareti yapma ihtimali üzerine düşünmeye başlamışlardı. Botanikçilerden yeterli derecede bilgi almışlardı ve Arapların kahve ekimi tekelini ellerinde tutmalarında bir mantık göremiyorlardı. O zamanlarda Hollandalılar büyük ihtimalle Avrupa’nın en aktif tacirleriydi. Onlar en iyi ticari gemilerin sahipleriydi.

Hollandalılar kahveyi bazen doğrudan Moha’dan gemilere yüklerdi. Fakat kahvenin popülerliği arttıkça, Avrupa ülkeleri bu yabancı ürüne bağımlılıklarından endişe etmeye başlayarak kendi arz kaynaklarını oluşturmaya koyuldular. Araplar, tekellerini korumak için ellerinden gelen her şeyi yaptı. Kahve taneleri tohum olarak kullanılmasın diye gemilere yüklenmeden önce kavruluyor, yabancılar kahve üretim bölgesinden uzak tutuluyordu.

Doğu’nun mistik kahve lezzetiyle tanışan ilk Avrupalılar, gezginler ve elçiler olmuştur. Ziyaret ettikleri coğrafyalarda, kendi ülkelerindeki başka hiç bir şeye benzemeyen şeyleri teferruatıyla yazmaları beklenen gezginler, 16. ve 17. yüzyılda kahveye dair pek az bilgi verirler. Daha şaşırtıcı olanı bu yeni içeceğe dair varılan kanaatin başlangıçta “olağanüstü itici” olmasıdır.

Doğu egzotizmine aşık bilim adamları, bitki koleksiyonlarına yeni örnekler kazandırmak için çıktıkları yolculuklar sırasında kahveyle ilk defa Halep ve Kahire’de tanıştılar. Bu yeni rasyonalizmin bütün Avrupa’ya yayılması, düşünce keskinliği ve açıklığını teşvik eden, onu zamana kusursuzca uygun hale getiren yeni bir içkinin, kahvenin yaygınlaşmasına yansıdı. Kahve, açık havada fiziksel çalışmadan çok, masa başında oturarak zihinsel iş yapan ve kahvenin zihinsel yeteneklerini keskinleştirdiğini fark eden bilim insanlarının, entelektüellerin, tüccarların ve katiplerin tercihli içkisi oldu. İş gününü düzenlemelerine yardım ediyor, uyanık tutup sabahtan akşama kadar çalışmalarını sağlıyordu. Kibar sohbeti ve tartışmayı teşvik eden ve bir eğitim, tartışma ve kendini geliştirme forumu olan sakin, ayık ve saygın kuruluşlarda ikram ediliyordu. Augsburg’lu hekim ve botanikçi Leonhart Rauwolf kahveden söz eden ilk Avrupalı olarak kabul edilir.

1699 yılında Hollandalılar, Endonezya’nın Java adasındaki sömürgelerinde kahve yetiştirmeyi başardılar. Çok geçmeden Avrupa’lı tüketiciler Uzakdoğu’da yetişen, düşük kaliteli ve düşük fiyatlı kahve ile tanıştı. Kahve tarımının Etiopya ve Yemen’den dünyaya yayılması, büyük ölçüde Avrupa ticareti ve sömürgeciliğin sonucudur.

Tarih kaynaklarına göre kahve Fransa’ya 1644 yılında getirildi. Ancak içeceğin toplum içinde popüler olması on beş yıl aldı. Kahve tüketimi başlarda Marsilya civarında odaklandı. Orta Asya’da kahve içmeye alışmış tüccarlar içeceği şehirlerle tanıştırmışlardır.

1669’da Paris’te kahveyle birlikte “egzotik” Doğu kültürünü de tanıtan ve bu büyülü içeceği konuklarına ikram eden Osmanlı elçisi Süleyman Ağa’dan çok daha önce Marsilia ve Lyon’da kahve satılan dükanlarda Fransızlar kahve ile tanışmıştır.

Muhtelif kahve dükkanlarının Paris’te açılmasında yine ileriki yıllarda Osmanlı tebasından olan kişiler önemli roller üslenmeye devam eder. Kahve Viyana’ya 1651’de girmiştir. Tarih kaynaklarına göre Viyanalılar 1600’lerin ortalarından bira evlerinde kahve içiyorlardı. Ancak kahvehanelerinin açılması 1680 yılları buldu. Hiç şüphe yok ki, Viyanalıların kahve tercihleri bir kaç aylığına Viyana’ya gelen ve beraberinde bir dolu hizmetli ve elbette kahve getiren Osmanlı Büyükelçilerinden kaynaklanıyordu.

İskandinavyalılar da kahveyi Osmanlılardan öğrendiler. Büyük olasılıkla bu ülkeyi 1680’li yıllarda Hollandalılar kahveyle tanıştırmıştır. İsveç Kralı III. Gustav (1746-1792) da tıpkı daha önce Mekke ve İstanbul’da olduğu gibi kahvenin zehirli olduğuna inananlardandır.

Avrupa ülkeleriyle birlikte XVII. yüzyılın ortalarında Amerika da kahveyi tanır. Kahve, yerel bir tat olmaktan çıkarak küresel bir tutkuya dönüşür.

Kahve dinsel bir içecek olarak Yemen’den yola çıkıp uzun bir mesafe kat etmiştir. Arap dünyasına yayıldıktan sonra bütün Avrupa’yı kucaklamış ve ardından da Avrupalı güçler tarafından tüm dünyaya yayılmıştır. Kahve, alkolün bir alternatifi, özellikle entelektüellerin ve iş adamların tercih ettiği bir alternatif olarak dünya çapında üne kavuşmuştu. Fakat bu yeni içkinin tüketilme tarzı, içkinin kendisinden de önemliydi. Kahve kadar muhabbet de dağıtan kahvehanelerde tüketiliyordu. Kahvehaneler sosyal, entelektüel, ticari ve siyasal alışverişe tamamen yeni bir ortam sağladılar.

dunyada-kahve

6- 17. Yüzyılda Kahvenin Avrupa İçeceğinden Tüm Dünya İçeceği Haline Dönüşmesi

On yedinci yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da kahve pek az kişi tarafından biliniyordu. Osmanlı’ya ya da Ortadoğu’ya yolu düşen Avrupalı gezginler ticari anlaşmalar yaptığında kahvehanelere mutlaka uğrar, en azında sokakta bakır cezveler içinde kahve satan seyyar satıcıları görürlerdi. Bu gezginler ülkelerine dönüp anılarını anlatmaya başladıkça Avrupa da kahveyle ilgilenmeye başladı. Üzerinden tüten dumanıyla sunulan bu lezzetli ve canlandırıcı yeni içecek, tüccarlar tarafından hemen Avrupa’ya tanıtıldı. Kahve, Venedikliler tarafından Güney Avrupa’ya götürülürken 1615 yılında Venedik’e ulaşan ilk kahveyle birlikte Avrupa kültürüne yeni bir içecek katılmış oldu.

Kahve Paris’e moda, Viyana’ya harp ganimet, Londra’ya ilaç olarak girdi. XVII. yüzyıl içerisinde Batı Avrupa’da kahvenin tanınmasına Türk elçileri ve Türk sanatçıları sebep olmuştur.

Avrupa geleneksel olarak alkollü içkileri özellikle şarabı tercih ediyordu. Alkol tüketimindeki çılgınlıkla baş etmeye çalışan 17. yüzyıl Avrupa burjuvazisi uyarıcı etkisi ve zihin açıcı özelliği nedeniyle kahveyi “büyük ayıltıcı” diye coşkuyla karşıladı. Alkolsüz sıcak içkiler kahve, çay ve çikolata Avrupa mönülerindeki yerlerini almadan önce alkollü içecekler mönüde çok önemli yer işgal ediyordu. Ortaçağ’da bayramlarda, kilise ayinlerinde, düğünlerde, vaftiz törenlerinde ve iş günlerinde çok miktarda içki içiliyordu.

Kahvenin Avusturya’ya giriş hikayesi de oldukça enteresandır. 2. Viyana Kuşatması (1683) sonrası Osmanlı orduları geri çekilirken yanlarındaki fazla ağırlıkları da burada bırakırlar. Bu ganimetler arasında çok sayıda çadır, hayvan, tahıl ve çuvallar dolusu kahve vardır. Ancak Viyana halkı kahvenin ne olduğunu bilmiyordu. İçlerinden bir yüzbaşı, kahvenin deve yemi olduğunu iddia etti. Kahveyi Tuna nehrine dökmeye karar verdi.

Uzun yıllar Türklerin arasında yaşamış ve kuşatma sırasında Viyanalılar için casusluk yapan Kolschitzky, olaydan haberdar olur. Savaşta gösterdiği başarının karşılığı olarak ne olduğunu iyi bildiği ve Osmanlıları tanıyan Georg Kolschitzky, bu çuvalların kendisine verilmesini ister. Osmanlı ordusu kentin kapılarında 500 çuval kadar kahve bırakmıştır Bunları sermaye yaparak Viyana’da kahve içilen bir yer açar. Kolschitzky aynıca evden eve dolaşarak ve sonrasında kurduğu halka açık çadırda, Viyanalılara küçük fincanlarda Türk kahvesi sundu ve kısa sürede kahvenin nasıl hazırlandığını öğretti. Böylece Viyana da kahveyle tanınmış oldu. O dönem açılan Viyana kahvehaneleri, diğer birçok ülke tarafından örnek alındı. Şimdi Viyana’da kahveciliğin babası sayılan Kolschitzky’nin heykeli vardır.

Osmanlı kıyafetlerinin Avrupalı hanımlar için model oluşturduğu, mehter müziğinin taklit edildiği o günlerde, 1669 yılında Osmanlı sefiri Süleyman Ağa’nın Paris’in mümtaz şahsiyetlerine kahve davetleri düzenlemesi, Fransa’da kahvenin daha büyük ilgi görmesini sağladı. Hoşsohbet, nüktedan biri olan Süleyman Ağa’nın elçilik konağına kahve içmeye davet edilmek, Paris ileri gelenleri için büyük bir ayrıcalık sayılırdı.

Ulla Heise, Fransızların kahveye olan ilgilerini ifade ettiği “Kahve ve Kahvehane” kitabında şöyle demektedir:

“1660 yılında Paris sosyetesi Osmanlı elçisinin yaşadığı lüks malikâneyi görmek ve o “siyah içecekten” tatmak için diplomatların köşküne koştuğunda, Madam de Sevigne’nin şöyle dediği rivayet edilir: Kahve içmek bir modadır, tıpkı modern yazar Racine gibi, günün birinde unutulup gidecektir”. Fakat onun iki tahmini de tutmamıştır, Racine unutulmuştur ne de kahve.”

Deniz Gürsoy kahve kültürü üzerine yaptığı çalışmalarında Fransızların fikir çağını yaşarken konuşma, tartışma ve bilgi alışverişi yaparken kullandıkları mekanların kahvehaneler olduğunu ifade etmekte ve kahvehane mekanlarının önemini bir kez daha vurgulamaktadır.

17. ve 18. yüzyıl ilerici fikirler dönemiydi. Fransa’da aydınlanma çağı başlamıştı. Kahve yetiştirilen bölgelerde çok sayıda ücretsiz köle çalıştırılıyordu. Bu gelişmelerle birlikte şarabın ve biranın istenmeyen etkilerine karşı yükselen eleştiriler oldu. Kahve, sarhoş olmadan sosyalleşmeyi sağlayarak mükemmel bir alternatif sunuyordu. Diğer yandan politik kahveler için de bir merkez oluşturuyordu. Hatta sonunda bazı düşünürler, “Eğer Fransa’daki kahveler olmasaydı, belki de Fransa’da hala monarşi rejimi devam ediyor olacaktı” diyecek kadar olayı önemsediler. Şeklinde ifade etmektedir.

Batıda en güçlü kahve geleneğine sahip olan ülkelerin başında Fransa geliyordu. Kahve kültürü 1645’te Venedik’e ulaşmıştı. Londra’ya 1652’de, Paris’e 1672’de gelmiştir. Batı’da kahveler, dinlenme, rahatlık içinde düşünme, gezinti yaparken gezintiyi zenginleştirme, dış dünyadan can sıkıntılarını atmak için imgeler, motifler alma yerleridir. Bunun yanında felsefecilerin, yazarların öteki sanatlarla uğraşanların da, düşünce alışverişinde bulundukları, dostluklarını sürdürdükleri yerlerdir.

“İslam şarabı” diye de adlandırılan kahve, ulaştığı ülkelere baş döndürücü kokusunu ve lezzetini de götürmüştür. Ama başka biçimlerde pişirilmiştir. Bugün çok tüketilen espresso, kapuçino o dönem ürünleridir. Çaya olan düşkünlüklerine rağmen ticari boyutta kahveyle ilgilenen ilk Avrupa ülkesi İngiltere oldu. 1650 yılında Oxford’a Jacob adında bir Yahudi tarafından açılan kahvehane ile kahve İngiltere topraklarına girmiştir. İki yıl sonra da ikinci kahvehane Pasqua Rosee tarafından Londra’da açılmıştır. Londra’da 1700 yılına geldiğinde Kahvehane sayısı 200’e ulaşmıştır. Kahvehanelere ilk açıldıkları dönemde “kuruşluk üniversite” (penny university) denilmekteydi. Bir peni ödeyerek girilen bu mekanlarda, neredeyse bir üniversite eğitimine denk hayat dersi almanın mümkün olduğu belirtilmekteydi.

Avrupa’dan sonra kahve ve kahve kültürünün dünyaya yayılması hızlı olmuştur. Sömürgeci ve yayılımcı politikalar izleyen Avrupalılar sayesinde özellikle Avrupa’nın batısı yani Amerika kahve ile tanışmıştır. Özellikle Hollandalı denizciler ticaret yoluyla bu kültürü Amerika’ya taşımışlardır. Kahvenin Kuzey Amerika girişine dair ilk güvenilir belge 1668 yılına aittir. Bundan iki sene sonra Boston’da Dorothy Jones’a kahve satma belgesi verilmiş ve çok geçmeden de kahve evleri Doğu sömürgeleri boyunca yayılmıştır. 1607 yılında Virginia Eyaletinin kurucusu kaptan John Smith kahveyi Yeni Dünya’ya getirir. Kanadalı tarihçiler ise kahvenin 1715 yılında Fransızlar tarafından Yeni Dünya’ya getirildiğini iddia ederler.

1773 yılında Green Dragon adlı kahvehanede yapılan planlar sonrasında Boston limanında İngiliz ticaret gemileri basılır ve tonlarca çay denize dökülür. Bostonlu Amerikan halkı artık kahve ile tanışmıştır. Kahve içmek vatanseverlikle eş değer tutulmaya başlamıştır. New York, Philadelphia, Boston gibi şehirlerde kahvehaneler açılmaya başlanır. Amerikan kongresi kahveyi ulusal içecek ilan eder.

ABD’de tütün, alkol gibi birçok şey yasaklamasına rağmen kahve içimi hiç bir zaman yasaklanmamış, aksine özgürlük sembolü olmuştur. ABD’de kahve sadece güzel bir içecek değil, özgürlük de kazandırmıştır. Günümüz ekonomik merkezi Wall Street’de açılan kahvehanelerde hem New York borsası hem de New York bankası kurulmuştur.

Kahvenin Amerika kıtasına ulaşmasıyla hem kültürel hem de ticari bir meta haline dönüşmesi uzun sürmemiştir. Özellikle Güney Amerika da Brezilya ve Arjantin’de iklim koşulları kahve yetiştirilmesine çok uygun olduğundan dünya çapında üretim hacmi bu bölgeler kaymıştır.

Brezilya imparatoru da bu meta ya göz dikmiştir ve kahve üretiminden pay almak istemiştir. 1727 yılında Paris’ten kaçırılan tohumlarla Brezilya kahve endüstrisi doğmuştur. 1800 yılına geldiğinde Brezilya devasa bir üretim hacmine ulaşır. Kahve artık sadece seçkinler değil, sıradan insanların da elde edebileceği bir ürün haline gelir. ABD günümüzde dünyada üretilen kahvenin %70 ini tüketmektedir.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarına doğru kahve Amerikalıların hayatlarına iyice girmiştir. Amerika da her sene kişi başına 3,85 kilo olan kahve Avrupa’daki 680 gramla karşılaştırıldığında epey şaşırtıcı bir oran olarak karşımıza çıkmaktadır. Kahve şehirlerde ve taşrada sosyal sınıf farkı olmaksızın herkes tarafından tüketilen ulusal bir içecek halini almıştır.

Yirminci yüz yılın başlarında Amerika’nın ithal ettiği kahve miktarı üç katına çıkmıştır. Kişi başına yıllık tüketim 5 kiloya yükselmiştir. İkinci Dünya Savaşından sonra 1946 yılında, yıllık kahve tüketimi kişi başına 9 kiloya kadar çıkmıştır. 1960 ‘li yıllardan itibaren Amerika’daki kahve içen nüfus % 60-70’i gibi bir orandan % 50 düşmüştür. Bunun sebebi başka içeceklerle olan rekabetin yanı sıra, özellikle kadınlar arasında yaygınlaşan sağlık bilincinden de kaynaklanıyordu.

Günümüzde tüm dünya kıtalarına yayılmış olan kahve yetiştiriciliği özellikle iklim koşulları bakımından kahvenin en verimli yetiştiği ekvator bölgesine yakın kıta bölgelerindeki ülkelerde yoğunlaşmaktadır. (ajhan bajmaku-dt)

loading...
loading...