Hospitalier – St. Jean şövalyeleri

(2 oy) 5/5 342
Yorum Yaz


Hospitalier – St. Jean şövalyeleri bir başka adıyla hastabakıcılar 1070 civarında tapınak şövalyelerinden önce kurulmuştu. Bu sıralarda Batı Akdeniz’in en önemli ticaret şehirlerinden biri olan Amalfi halkı Doğu’da ihtiyaç duyulan malları oraya götürüyordu. Amalfili İtalyan tacirler, İslâm ülkesinin her yerinde serbestçe ve emniyet içinde seyahat edebiliyor, fırsat buldukça da kutsal yerleri ziyaret ediyorlardı. Fakat Willermus’un kaydına göre, sahil şehirlerinde sahip oldukları gibi Kudüs’te bir süre kalıp dinlenebilecekleri kendilerine ait yerleri yoktu. Bu yüzden, şehirlerinden mümkün olduğu kadar çok insan toplayarak Mısır Fatımi Halifesi Mustansır-Billah (1036-1094)’ı ziyaret edip ricalarını yazılı olarak takdim ettiler. Amalfili’lerin ricasını kabul eden halife, Kudüs valisine şehrin yerli Hristiyanlarının yaşadığı kısmında arzu ettikleri gibi bir bina inşa edebilmeleri için uygun bir alanın tahsis edilmesini bildiren yazılı bir emir gönderdi. Böylece tacirler gerekli izni aldıktan sonra kendilerine tahsis edilen yerde, aralarında topladıkları para ile önce Meryem Ana’nın şerefine bir manastır inşa ettiler. Manastırla bağlantılı olarak misafirhaneler yapıldı. Binanın yapımı tamamlanınca Amalfi’den bir başrahip ve keşişler getirilerek manastır idaresi tesis edildi. Bu manastırı kuranlar ve bakımını sağlayanlar Lâtin ırkından olduğu için burası o tarihten itibaren hep “Lâtin Manastırı” olarak anıldı.

Çünkü Willermus rivayetinin devamında, fakir hacı adaylarının genellikle Kudüs’e ulaşıncaya kadar seyahat paralarını tükettiklerini; aç, susuz ve bitkin bir vaziyette şehre girip kutsal yerleri ziyaret ettikten sonra barınacak yerleri olmadığını kaydetmiştir. Bu sebeple Lâtin Manastırı tarafından Kudüs’te kendilerine tahsis edilmiş alan içinde fakir ve hasta hacılara yardım etmek amacıyla bir Darülaceze de (Hospital) kuruldu. Avrupa’nın başka yerlerinden de bağışlar bu manastıra ulaşmaktaydı. Bu bağışlarla önce Lâtin Manastırı’nda hizmet eden rahip ve rahibelerin ihtiyaçları karşılanır, sonra geri kalan miktar Darülacezeye gelen muhtaç hacılara yardım amacıyla kullanılırdı. Bu teşkilat, Birinci Haçlı Seferi’nden sonra Kudüs’de kurulan Haçlı Krallığı’na kadar yıllarca bu koşullar altında bir hayır kurumu olarak varlığını sürdürdü.

Hastalık ve fakirlik ile itina ile mücadele eden Hospitalier şövalyeleri de Tapınakçılar gibi, ilk kez Kudüs Tapınağında bir araya gelerek kutsal yerleri savunma ve hasta, yoksul hacıların korunması için resmen oluşturulmuş bir tarikattır.

Bundan sonra ise kesin tarihi verilmemekle birlikte, Kudüs’te bu kuruluşun yerine içinde binden fazla hastanın tedavi edilebildiği büyük bir hastane ile bir katedral inşa edilerek Saint Jean Baptist (Aziz Vaftizci Yahya)’e adandı. Kuruluş, bu tarihten itibaren de Saint Jean adıyla anılmaya başlandı. St. Jean kuruluşunun başındaki kişiye üstat yani “Magister” adı veriliyordu. Kudüs’ün 1099 yılında Haçlılar tarafından zaptı sırasında bu üstad Gerard adında birisiydi. Kudüs’ün 15 Temmuz 1099 yılında zaptından sonra burada kurulan Kudüs Haçlı Krallığı da Gerard’ın St. Jean kuruluşunu destekledi ve pek çok hacı Darülaceze’de görev aldı. Böylece yeni koşullar altında süratle gelişen kuruluş, kısa sürede bağımsız bir tarikat haline geldi. İlk Başefendisi 1100 yılı civarında seçilmiş olan Peter Gerald idi. Kudüs krallığı kurulur kurulmaz Godfroi de Bouillion tarikata toprak bağışladı ve başka birçok kişi de onu takip etti. Böylece hastabakıcıların Doğuda olduğu kadar Avrupa’da da geniş toprakları oldu. Kudüs’ün 1099 yılında ele geçirilmesi doğal olarak birçok hacının buraya akmasına neden oldu. Tarikat için daha seçkin bir koruyucu Aziz’in seçilmesine karar verildi. Böylece hastabakıcılara Vaftizci John seçildi. Hastabakıcılar, 1113’te Papa II. Paschal tarafından tarikat olarak tanındı.

Bundan sonra karşımıza Hospitalier adıyla çıkan bu tarikat doğrudan doğruya Papa’ya itaatle sorumluydu. Din adamları gelirlerinin onda birini bu tarikata veriyorlardı; ayrıca pek çok zengin, tarikata büyük arazi bağışlarında da bulunmaktaydı. Kudüs Kralı II. Baudouin (1118-1131) zamanında ise Hospitalier Tarikatı daha da gelişti. Hospitalier Tarikatının ilk üstadı Gerard’ın ölümünden sonra onun yerini alan Raymond de Puy (1120-1160), tarikatın sadece hayır işleriyle değil, aynı zamanda askeri konularla da ilgilenmesi ve hac yollarını açık tutmak için savaşmaya hazır olması gerektiğini düşündü. Böylece Raymond, Hospitalier tarikatını bir şövalye tarikatına dönüştürdü. Bundan sonra da tarikat hayır işleriyle uğraşan keşişleri yine bünyesinde barındırmaya devam etti; ancak manastır yemininin yanı sıra Müslümanlara karşı savaşmaya ant içmiş olan şövalyelerin haçlı sınırlarını korumak için savaşmaları tarikatın asıl vazifesi haline geldi. Hospitalier şövalyelerinin alâmeti, zırhlarının üzerine giydikleri uzun mantolara işlenmiş beyaz bir haç idi. Artık St. Jean şövalyeleri adıyla bilinen bu tarikat daha sonraları Rodos ve Malta Şövalyeleri olarak anılacaktır.

Malta şövalyelerini özellikle Osmanlı ile ilişkileri sırasında etkin olarak tarih sahnesinde görmekteyiz. Nitekim Osmanlı’nın kara siyasetine öncelik vermesi nedeniyle uzun yıllar durgun bir seyirde devam eden ilişkiler, II. Bayezid döneminde hareketlenecek ve Venedik’in Rum mevzilerine saldırarak Hristiyanlara karşı saldırganca bir tutum izlemesine karşılık olarak Avrupa’daki çatışmaların ortasında kalmak istemeyen şövalyeler Osmanlı ile oldukça hoşnutluk verici ilişkiler kuracaktır. Ancak Kanuni dönemindeki Akdeniz’i Türk Gölü yapma girişimleri, ilişkilerin tekrar bozulmasına neden olacaktır. Kıbrıs, Rodos ve Girit’in de bir sonraki yy da ele geçirilmesi ile Şövalyeler için Akdeniz Türklerin kıskaçlarında kaldıkları bir yere dönüşecektir.

Günümüzde de etkin olan ve dünyadaki ekonomik, uluslararası ve siyasi olayları ellerinde tutan bu tarikatın başlangıcından itibaren günümüze kadar devam eden en önemli özelliklerinden bir tanesi yeminleridir. Bugün bile birçok işadamı, soylu ve ekonomist veya devlet başkanına nişan vermekte bu sırada hala aynı yemin ettirmektedirler:

“İsa efendimiz, Sen beni lutüf ve inayetinle sana Maltalı olarak hizmet etmeye tayin ettin. Senden merhum Filermoslu Bakire Meryem, Vaftizci Aziz Yahya, merhum Gerhard ve diğer bütün azizler için rica ediyorum; Hayatımın ve davranışlarımın camiamıza sadakati devam etsin. Katolik ve Apostolik kiliseye itirafla, senin yardımınla , imanla, şehadetle,fakirlere ve hastalara aşkla yaklaşmak istiyorum. Dürüst bir Hristiyan olarak ,özveriyle senin mesajının, ruhunun niyeti ile Tanrı’nın onuru için, dünya barışı ve camiamızın selameti için bana gereken gücü ver. Amin”

Yine simgeleri de hala aynı olan sekiz köşeli haçtır. Ancak ilk halinde köşe yerine uç vardı ve bu amblem Kudüs’te kurulan ilk hastane tarikatında da kullanıldı.

Sekiz köşenin dörtkenarı ise dört kardinal erdemini temsil ediyordu. Haçın uçlarının dışarıya doğru ve farklı istikametlere yönelmesi de Hz İsa’nın mesajının yaygınlaştırılmasını simgeliyordu. Ayrıca kurallarını içeren bir anayasaya da sahiptirler. Hatta bir devlette olması gereken bütün organlara sahiptirler. Sayıştayları bile vardır ve üyelerini büyük üstadın atadığı mahkemelere de sahiptirler. Günümüzde ise hala 56 ülkede örgütlü olan tarikatın 900. kuruluş yıldönümü 1999’da kutlandı ve 12.000 civarında üyesi mevcuttur.120 den fazla ülkede proje ürettiğini görmekteyiz. Hastaneler, dispanserler, huzurevleri, engellilere yardım konularında ve sağlık ile ilgili alanlarda faaliyetleri devam etmektedir. Ayrıca 94 ülkede diplomatik ilişkilere de sahip olan tarikat birçok uluslararası teşkilatta da gözlemci statüde faaldir.

Tarihin tozlu sayfalarına tekrar dönecek olursak, feodal dönem boyunca zamanın ihtiyaçlarına cevap verme kaygısı içinde esasında dini vakıf görünümündeki bu kuruluş yeni bir oluşum değil, bir uyarlamadır. Daha önceleri benzeri ve gönüllü bir girişim olan ve hacca gelen hasta ve yoksulları barındıran Saint-Jean Hastanesi kurulmuştu. Hospitalier şövalyeleri tıpkı, “yoksul şövalyeler” gibi sadakatlerini insanlığın zayıflıklarından koruyarak devam ettirmek için ant içip Aziz Augustinus’tan ilham almış bir kuralı kabul ediyorlardı. Tapınakçılara benzeyen ilk tarikat Hospitalier Tarikatı idi. Bu tarikat başlangıçta sadece dini bir tarikat olmasına rağmen zamanla daha da farklı özellikler kazanmış ve askeri bir yapıya bürünmüştür.

İberya Yarımadası’ndan Reconquista’ya kökleri Kutsal topraklarda bulunan ikinci bir askeri keşişler tarikatı daha katılmıştı: “St. Jean Şövalyeleri” bu tarikat askeri bir tarikat olarak değil o dönemde Batının Levant’la ticaretini tekeline alan Amalfi tüccarlarının Kudüs’te Birinci Haçlı Seferinden önce kurdukları manastır olan Latinlerin Aziz Meryem keşişleri tarafından yoksul hacıların bakımını amaç edinen laik bir cemiyet olarak kurulan Hospitalier, ilk Tapınakçılar ve Kutsal Kabir Kilisesi tarikatı üyeleri gibi, Hippo’lu Augustinus’un kurallarını benimsemiş ve hastanelerini Vaftizci Aziz Yahya’nın doğumunun bir melek tarafından bildirildiği yere inşa etmişlerdi.

Hastabakıcılar Tarikatının onayladığı 1113 tarihli papalık bildirisinde kurucu birader Gerard’ın dindarlığı ve haçlıların karşılaştıkları en başarılı askeri konaklama görevlisi olarak gösterdiği olağanüstü beceri sayesinde, Boullion’lu Godfroi’dan, yurtlarına geri dönen askerlerle hacılardan duyduklarından etkilenen dindar Avrupalılar’dan cömert bağışlar aldılar. Kutsal topraklara giden hacıların bakılacağı evler kurulmuştu (Read,2003:122). Ayrıca 1130’lu yıllarda Tapınakçılar gibi Hastabakıcılar da çeşitli ayrıcalıklara sahiptiler. II. İnnocent, onlara kendi rahiplerine sahip olma hakkı da vermişti.

1120 de ölen birader Gerard’ın yerini I. Haçlı Seferi’nden sonra Kudüs’te kalmış olan, Frank kökenli şövalye Le Puy’li Raimond aldı. Onun da, hacıların koruyacak bir güç gereksiniminin Payens’li Hugues kadar farkında olması muhtemeldir. Raimond ve confrere’leri, kılıçlarını ve zırhlarını bırakmışlarsa bile artık yeniden kuşanıyordu. Hastane ise başlangıçtaki hacılara, hastalara bakma görevinden asla vazgeçmemekle birlikte, artık askeri bir tarikata dönüşmüş oluyordu. Ayrıca giderek büyüyen tarikat artık siyasi olarak da varlığını hissettirmeye başlamıştı. Bu açıdan baktığımızda 1128’de, Payens’li Hugues’in Avrupa’da bulunduğu sırada Le Puy’lü birader Raimonda’un Askalan seferinde Kral II. Baudouin’a eşlik etmesi de dikkatimizi çekmektedir.

Görüldüğü üzere iki tarikat yan yana gelişmiştir ve genişlemiştir. Tapınakçıların Avrupa’da kurdukları idari yapıya, Hastabakıcıların daha önceden kurmuş oldukları yapı temel alınmıştı. Kilisenin Troyes Konseyinde “Tapınak Tüzüğüne” onay verilmesi ve Clairvaux’lu Bernard’ın Tapınakçıları savunmak için bir risale yazması da hastanenin benzer bir askeri tarikata dönüşmesini kolaylaştırıp teşvik etmişti. Hastabakıcılar, Augustinus’un daha yumuşak tüzüğünü benimsediler ama amirleri için “Üstad” ünvanını Tapınakçılardan aldılar. Kutsal Kabir Kilisesi yanındaki kışlaları çok geçmeden, St. Anne Manastırını da içine aldı, burada iki bin hacı ve yüzlerce şövalyeyi alacak büyüklükte bir toplantı salonu da bulunmaktaydı ve “insanın gözleriyle görmediği sürece inanmayacağı kadar büyük ve muhteşemdi”.

Burada şunu da eklemek gerekir ki Aragon kralı “savaşçı” Alfonso, Mağribiler karşısında son derece başarılı olmakla birlikte çocuk sahibi olamamaktaydı. Kastilya Uracca’yla yaptığı evlilik 1114’te feshedildi. Varisi bulunmayan ve olasılıkla, ölümünden sonra krallığın bölünmesine engel olmayı uman Alfonso Ekim 1113’te bir vasiyetname hazırlayarak, Krallığını Kudüs’teki Kutsal Kebir Tarikatı’na ve iki askeri tarikata bıraktı. Hastabakıcılar ve Tapınakçılar “bu üçüne tüm krallığımı.. ve ayrıca, krallığımdaki tüm topraklardaki, laikler kadar din adamları, piskoposlar, baş keşişler, rahipler, keşişler, soylular, şövalyeler, kasabalılar, köylüler, tacirler, kadınlar, erkekler,küçükler ve büyükler,zenginler ve yoksullar; ayrıca Yahudiler ve Sarecenler üzerindeki tüm efendilik haklarımı, babamın ve benim bugüne dek uyduğumuz ve uymak zorunda olduğumuz kurallar altında bırakıyorum” demiştir. (D.Dündar-YLT)