Görülmesi gereken en iyi sürrealist resimler

(0 oy) 0/5 70
Yorum Yaz


Bu yazımız Görülmesi gereken en iyi sürrealist resimler ile ilgili. Bu resimleri bilmiyorsanız bile bu yazımızdan sonra etkileneceğinizi düşünüyoruz. Sürrealist resimler ile sizleri baş başa bırakıyoruz…

Van Gogh – Yıldızlı gece

Sürrealist resimler’in en önemli ressamlarından olan Van Gogh’un eserlerinde bilinç dışı ile bilinç algısı arasındaki gerilimi açık bir şekilde görebiliriz. Sanatçının eserlerinde; resimde görüldüğü gibi dış gerçekliği resmetmesine rağmen bilinçaltının yoğun etkisi – görüntünün anormal derece değiştiği ve bozulduğu- görülmektedir.

Sanatçı dış gerçekliği tamamen değiştirmiştir. Dış gerçeklik sadece onun duygularını tetiklemek için vardır. Asıl gerçek olan onun duygulardır. Görüntü, bilinçdışının etkisiyle değişmiş bambaşka bir hal almıştır. Resimde saf renkleri, kalın boya katmanlarını, nokta ve düz fırça vuruşlarıyla kullanan sanatçının aslında kendi coşkusunu ve yoğun duygu durumu görülmektedir. Kullandığı renkler, biçimler ve fırça darbeleri sayesinde kendi ruhsal durumunu ve hislerini izleyicisi ile paylaşarak iletişime geçmektedir.

Sürrealist Resimler Munch – Çığlık

Van Gogh gibi Norveçli Sanatçı Edvard Munch da eserlerinde modern dünyada bireyin ruhen parçalanışını yansıtmaktadır. Munch’un ‘Çığlık’ adlı eseri buna çok güzel bir örnektir. Olağanüstü etkileyici olan resim bireyin ruhsal yaşamına bir ayna tutmuş gibidir. Resimde; insanın sefaletini, korkularını, sıkışmışlığını, yalnızlığın, acısını görebilmekteyiz. Adeta modern toplumdaki bireyin bilinçaltına inmiştir sanatçı ve oradaki korkunç manzarayı tuvale yansıtmıştır. Ciltler dolusu kitap okunmuş olsa bile böyle bir görüntünün sadece okumayla kişinin belleğinde oluşamayacağı aşikardır.

Resimde; tüm sahnenin çığlığı atan “baş”ın acısına ve heyecanına ortak olduğu görülmektedir. Aceleci bir üslupla fırçasını tuvale dokunduran sanatçının, donuk renkler ile parlak canlı renkler arasında direk geçişler yapması – kullandığı renkler ve tonlar- resmin içeriğini güçlendirmiştir.

Kandinsky – Boğaz Doğaçlaması

İlk Soyut Dışavurumcu olan Kandinsky ise dış gerçekliği kullanmaktan tamamen vazgeçerek içsel gerçekliğe yönelmiştir. İçsel gerçekliği geleneksel olmayan soyut bir biçimde ifade eden ilk sanatçıdır. Sanatçı iç gerçekliği ifade etmek için yoğun renkler, rastlantısal fırça darbeleri, kıvrak, yumuşak çizgiler ve belirli bir formu olmayan şekiller kullanmıştır. Saf renklerin psikolojik etkileri üzerinde duran sanatçı, renk yoluyla insanlar arasında -tıpkı müzik gibi- ruhsal bir etkileşim olabileceğine inanmaktadır. Son derece bireysel ve ruhsal bir anlatıma ulaşan sanatçı lirik bir dil oluşturmuştur. Resme baktığımızda neredeyse bütün renkleri görmekteyiz. Renklerin her birine farklı (örnek; sarı; dünyeviliği ve melankoliyi, mavi; derinliği ve sakinliği, yeşil; dengeyi, hareketsizliği, zenginliği) anlamlar yükleyen sanatçının bu eserinde oldukça karmaşık, değişken, heyecanlı bir ruh halinde olduğu görülmektedir. Eser; karşıt renkleri, farklı perspektifleri, tanınabilir ve tanınamaz olan nesneler gibi birçok zıtlıkları içinde barındırmakta olup, belli bir enerjiyle uçuşan renk ve biçimlerden oluşan soyut bir kompozisyondur.

Marc Chagall – Ben ve Köy

“Şey”lerin dış görünüşünün ötesine bakmak için uğraşan Rus Ressam Marc Chagall’ın çalışmalarına baktığımızda; hayal ve düş dünyasına olan tutkusu ile her zaman sıcak, zengin ve canlı olan çalışmaların bilinçdışının derinliklerinden çıktığını görmekteyiz. Ressam, resimde görüldüğü gibi yaratıcı gerçekliği bir başka türünü koymuştur ortaya. Bilinen ölçek ve yerleştirme kuralları resimde yerini başka bir gerçeğe bırakmıştır; noktalı çizgi insanın gözünü ineğin gözüyle birleştirerek, görünmeyeninde görünür kılınabileceğini kanıtlar. Yine resimde zengin sembolizmin etkisini de atlamamak gerekir. Marc Chagall, çocukluğunun bilinçaltındaki izlerine ve hayatındaki birçok acılara rağmen resimlerinde mutluluğu hiçbir zaman bırakmamıştır (burada mecazi bir anlam da düşünebiliriz).

Giorgio de Chirico – Filozofun Zaferi

Yine, Metafizik akımının öncülerinde olan Giorgio de Chirico’yu inceleyecek olursak; resimlerinde sıra dışı perspektif, gölge oyunları ve hayali atmosferler kullanması ile Sürrealist sanatçılara da önemli bir model olmuştur. Marc Chagall gibi Giorgio de Chirico da “şey”lerin dış görünüşünün ötesine bakmak için uğraşmıştır ve Chirico’nun çalışmalarında da bilinçdışının derinliklerinin izi görülür. Giorgio de Chirico ve Andre Masson’un birbirinden son derece farklı resimlerinin bir ortak noktası varsa bu; imgeyi aklın ve bilincin baskıcı boyunduruğundan kurtarmak, izleyiciyi alışılagelmişin ötesinde bir görsellikle sarsmaktır. Gerçeküstücü resim, bu iki sanatçının yapıtlarının da ortaya koyduğu gibi, soyut, dışavurumcu, çağrışımsal olanla gerçekçi, figüratif, hayali, atmosferik diyebileceğimiz iki ayrı yaklaşımı her zaman içinde barındırmıştır.

Resimde de görüldüğü gibi sanatçının sürrealist resimlerinde nesnenin gözün gördüğünden daha fazla bir anlam taşıdığı hissine kapılırız ki bu sanatçının en çok dikkat çeken özelliklerinden biridir. Buradan her nesnenin aslında hem görünen, hem de görünmeyen yanının olduğu gerçeğini ortaya çıkarabiliriz. Eserde görüntünün ötesinde görünmeyen olanla ilişki kurulabilmektedir. Jung, Chirico’nun eserlerinin, “şey”lerin bu “ruhani yönü”nü ifşa ettiğini, bunların, gerçeğin, bilinçdışından vizyonlar olarak gelen hayale benzediğini ifade eder. Resimde olağan üstü bir durağanlık görülmektedir. Çarpıtılmış bir perspektif, fabrika bacaları, saat, ön planda enginar ve bir topun namlusu garip bir cansız doğa resmi gibi görünmektedir. Resimde bize yaşam belirtisini veren tek görüntü tirenin bacasından çıkan dumandır. Öte yandan, sağ köşede -ön ile arka arasındaki boşlukta- insan gölgeleri de görülmektedir. Resimde olağan üstü bir tedirginlik vardır ve bütün bu nesnelerin bir arada oluşu garip bir şekilde insanı rahatsız etmektedir. İtalyan eleştirmeni Soffici, bu resimdeki anlatımın “düşlerin dili olarak tanımlanabileceğini” söylemiştir.

Max Ernst – Bülbül Tarafından Tehdit Edilen İki Çocuk

Sürrealist resimler yapan sanatçılardan Max Ernst ise çalışmalarında; hem gerçekçi betimlemeleriyle hayali görüntüler kurgularken hem de “frotaj” (kazıma) tekniğiyle çocukluğunun hayali atmosferlerine geri dönmektedir. Picasso ve Braqua’tan yapıştırma tekniğini öğrenen sanatçı imgelerini ilginç fotoğraflardan ve anatomi kitaplarından alarak hayal gücünü beslemektedir. İmgenin oluşumunu tamamen rastlantılara bırakan sanatçı kendi yapıtının oluşumunun aynı zamanda seyircisidir de. Sanatçı birbirinden kopuk imgeleri bulmakla beraber, diğer taraftan ayrıntılı düş resimleri de yapmıştır. Ayrıca üç boyutlu hazır nesneler de kullanarak resmin sınırlarını zorlamıştır. Sanatçının 1924’te yapmış olduğu “Bülbül Tarafından Tehdit Edilen İki Çocuk” adlı kabartmanın resim bölümünde, anlaşılmazlık ve düşsellik ile birlikte geçmişin (Rönesans) izleri de görülmektedir. Büyük bir gökyüzüne sahip olan manzara ve sağ tarafta ise kuş yuvası (hazır yapım nesne) görülmektedir. Figürün bastığı nokta ile dokunduğu nokta arası (ön-arka ilişkisi bakımında) perspektif kuralına aykırıdır. Sanatçı böylece çerçeveyi yapıta dahil etmektedir. Sol tarafta ise oldukça kalın profilli bir çerçeveye iliştirilen oyuncak bahçe kapısı yine resmin iç çerçevesinde yazılan başlıkla birlikte değerleri alt üst eden bir şaşırtmacaya yol açmaktadır.

Joan Miro – Sarı-Portakal Rengi (Duvar Boyası)

Kontrolü tamamen kendi zihinsel çağrışımlarına bırakan İspanyol Sanatçı Joan Miro’dan bahsedecek olursak, sanatçının bilinçaltının dışa vurumu olan yaratıcı süreci aklın ve mantığın denetiminden kurtardığı ve özgürleştirdiği görülmektedir.

Sanatçının sürrealist resimler’inde çoğu zaman lekeler ve derinliği olmayan işaretler ve simgeler görülmektedir. Sanatçı işaretlerle kurduğu dil sayesinde resimleriyle yakınlık kurulmasına ve insancıl ilgilerin ortaya çıkmasına sebep oluşturmaktadır. Resimler genelde, kendiliğinden ortaya çıkmış ve çabuk yapılmış izlenimi vermektedir. Bu özellikleriyle Breton’un aradığı “bilinçaltının en bozulmamış biçimde resme aktarılması” özelliğini taşıyan sanatçılardan olduğu için, Breton, Miro’yu büyük bir sevinçle Sürrealistlerin arasına davet etmiştir. Çoğunlukla soyut biçimlerle çalışmıştır. Bu biçimler her zaman onun hayatından izler taşımaktadır. Bazen ise bu işaret ve simgeler hiçbir anlam ifade etmeyebilir. Resimde sadece bir tanesini gördüğümüz ve 1962 tarihli -günlük hayat ile ilgili- ilginç üç büyük resim yapmıştır. Kırmızı, yeşil, sarı, turuncu olmak üzere temel renkleri olan bu resimler, kendi kimliklerini zeminlerinin üzerindeki bir iki işaretle oluştururlar. Resimde biçim ve renk öğesi en yüksek değeriyle görülmektedir. Renk, boyut ve yalınlık oldukça dikkat çekicidir ve Sanatçının Amerikalıların etkisi altında kaldığı izlenimini yaratmaktadır.

Salvador Dali – Bir Yüzün ve Bir Meyve Kâsesinin Kumsaldaki Hayali

Dali’nin sürrealist resimler’inde ise fantezinin ve bilinçdışı imgenin baskın gücü bariz bir şekilde hissedilmektedir. Ancak, burada sembolizmin rolünü azımsamamak gerekmektedir. Sanatçının yaratıcı bir coşkunluk halinde iken resim yaptığı ve tümüyle hakim olduğu bir teknikle, düş imgelerini, aynen bilinçte doğdukları gibi tuval üzerine aktardığı eserlerinde çok net görülmektedir. Dali, bu imgeleri, neredeyse uykunun kapılarında yakalama girişiminde bulunmuştur.

Dali’nin sürrealist resimler arasında olan bu Resme baktığımızda, sağ üst köşede bir düşsel manzara görülmekte olup, burada bir köpeğin kafasını betimleyen dağın aslında içinden tünel geçen bir dağ olduğu görülmektedir. Denizin üstündeki kemerli köprüyü ise köpeğin tasması oluşturmaktadır. İçinde armutlar olan meyve kasesi ise köpeğin gövdesini oluşturmaktadır. Bu kaseye dikkatli baktığımızda aslında bir kızın yüzü görülmektedir. Kızın gözlerini ise kumsaldaki iki nesne oluşturmaktadır. İp ve kumaşın oldukça net görünüp bazı biçimlerin ise belirsizliği bize bir düşün tuvale yansımış görüntüsü hissini verir. Sanatçı burada her renk ve biçimin aynı anda birden çok “şey”i betimlemesini sağlamıştır. Dolaysıyla, bütün renklere ve biçimlere birçok anlam yüklemiştir.

Rene Magritte – Düşlerin Anahtarı

“Ben sadece dünyanın gizemini duyuran imgeleri resmederim” şeklinde çalışmalarını ifade eden sanatçı Rene Magritte ise titiz bir şekilde işlediği düşsel imgelere, kafa karıştırıcı isimler koyup, resimlerinin akıldan çıkmamasını sağlayarak, resimlerinde gerçeği ortaya çıkarmaktan çok yeni bir gerçeklik ortaya koymaktadır.

Sürrealist’lerin filozofu olarak bilinen sanatçı, bilindik nesneleri ve sahneleri betimleyerek daha çok temsil olgusunun -gerçeklikle yanılsama, nesneyle imgesi- üzerine gitmiştir. Farklı kompozisyonlar içinde benzer imgeleri kullanarak zıtlıklar ve ikilemler kurgulamıştır.

Sanatçının “Düşlerin Anahtarı” adlı eserini Resimde inceleyecek olursak; altlarında isimleri olan dört ayrı nesne görülmektedir: Çantanın altında “gökyüzü”, çakının altında “kuş”, yaprağın altında “masa”, süngerin altında ise “sünger” sözcükleri yazmaktadır. Diğerlerinden farklı olarak “sünger”in altında “sünger” yazması, burada bir şaşırtmacanın olduğu hissi yaratmaktadır ve doğal olarak izleyiciyi düşündürmektedir. Sanatçının tabloya verdiği ad, aslında bizdeki şaşkınlığın sebebi, düşlerin ve merakın aslında bir nesneye verilen addan ve adlara duyulan güvenden kaynaklanmaktadır. Sözcükler güvenilmez şeyler olmasına rağmen, görüntüden daha çok sözcüklere güvenilmektedir. (G.Yamak-YLT)