Çeşitli toplumlarda büyü

(3 oy) 4/5 578
Yorum Yaz


Hititlerde Büyü

Hitit ülkesinde büyü yaygındır. Büyü bir hastalığı iyileştirmek, bedeni kusurları gidermek, her çeşit felaketi, hayaletleri, toprağın verimsizliğini, ordudaki salgın hastalığı savuşturmak, düşmanlara lanet etmek, dostlara iyi şans getirmek, yeminlerini bozacağı düşünülen kimselere lanet ederek yeminleri güçlendirmek, yok olan ve ihmalkar olan kimseleri ya da Tanrıları cezp etmek için yapılır. Bir örnek vermek gerekirse: bir eşek getirilir ve düşman ülkesine sürülür. Bu arada şu sözler söylenir: “Sen, Ey Yarris. Bu ülkeyi felakete uğrattın; bu eşek bu ülkeden bu felaketi kaldırıp, düşman ülkesine götürsün.” Hititler geçmiş olayları falcılık yolu ile yorumlarlar; yapılacak bir işte hayır ve uğur olup olmadığını da kehanet ile keşfetmeye çalışırlardı. Kehanetin çeşitli yolları vardı: Kesilen kurbanların ciğerlerinin durumu, kuşların uçma istikameti, konma yerleri kehanet için istidlal kaynağı idi. Tanrıların hışmından korunma amacı ile kehanete başvurulurdu. Bu da para etmezse o zaman büyülere gidilirdi. Zira büyü sayesinde tanrı iradesine etki yapılmış olurdu. İnsanlar tanrılardan sağlık, bolluk, çocuk, uzun ömür, yağmur ve düşmanlara karşı üstünlük isterlerdi. Hititler, cinlerin ve perilerin varlığına inanırlar, şerlerinden korkarlardı. Büyü yapmak yasaktı ve cezası ölümdü. Ancak, büyünün karşısında mukabil büyü yaparak, eski büyüyü çözmeye izin verilirdi.

Keltlerde Büyü

 Gayet ibtidai bir yaşam tarzı süren Keltler, paganist dini anlayışı sahiptiler. Keltler büyünün yalnız büyünün işleri yürütmeye kafi gelmediğini keşfetmişler ve cihana hakim olan kuvvetlerin ağaçlarda, taşlarda ve sair tabi şeylerde ikamet ettikleri anılan ruhların, zorlanmaktan ziyade daha fazla dua ve niyaz ile daha tesirli bir hale getirebildiklerini anlamışlardı. (Kelt toplumunun içinde) kendilerine Druid’ler, yani akıllı adamlar denilen kahinler (bulunur, bunlar tapınaklarda) daireler ve korular içinde kurbanlar sunuyor, efsunlar yapıyor ve rahibeler burada mahiyeti şüpheli sayılacak bir takım ayinleri icra ediyorlardı. Yaptıkları dini törenlerde en çok kullandıkları şey “Burç ağacı dalları” idi. Burç ağacının mülevves toprağa saplanan kökleri bulunmayıp yer ile gök arasında yetişmiş gibi görünmesi, insanların onda büyü kuvveti bulunduğuna inanmalarına sebep olmuştu. Bu yüzden Druid’ler onun bir meşe ağacı üzerine sarıldığını görünce derin bir huşu içinde bir sürü ayinler yapar ve altından bir orak ile onun dallarını toplarlar, kısır kadınların, yahut kısır hayvanların doğurması için bunları kaynatarak verir, saralıları, ülserlileri, bununla tedavi ederler, zehirlenenleri zehirin tesirinden kurtarmak için bu şerbeti içirirler velhasıl uğradıkları her hastalık için bu dallardan istifade ederlerdi. Keltler’de Donar, fırtına ve verimlilik tanrısıdır. İzlanda köylülerinin en sevimli uluhiyetidir. Aynı şekilde Normanlar ve Vikingler onun kültünü geliştirmişlerdir. Mitolojinin içki düşkünü ve çiftçilerin koruyucu tanrısı olarak vasıflandırdığı bu tanrı, devlere veya Midgard yılanlarına karşı harp ederek koruyuculuk yapardı. Donar’ın silahoı çekiçti. Çekicini devlere karşı fırlattığında, şimşekler çakardı. Bu sebeble; çekiç ve nacak şekilleri, Kuzey Avrupa musklarında sık sık sihirli bir işaret olarak kullanılırdı. Wodan, harp ilahıdır. Aynı zamanda, yazı ve büyünün üstadıdır.

Farslarda Büyü

Pehlevi dilinde büyü “magu” kelimesiyle karşılanmakta, eski İran’da tabiatüstü güçleri kullanabildiğine inanılan Med kabilesi mensubu rahipler sınıfına da “maguş” denilmekteydi. İslam kaynaklarına “mecus, mecusi” şeklinde geçen kelimelerin, tabiattaki bazı varlık ve olayları yönettiği, gaibten haber verdiği büyücülükle bazı işleri gerçekleştirdiği kabul edilen bu sınıf için kullanıldığı söylenebilir.

Eski İran’da dinle büyü, başka hiçbir yerde görülmemiş ölçüde birbirine karıştırılmıştı. Gatha’lardan anlaşıldığı gibi Zerdüşt sadece tevhidi yerleştirmekle kalmadı, aynı zamanda başta büyü olmak üzere batıl inançlarla da mücadele etti. Sonraki Avesta bölümlerinde bile büyücüler ve cadılar lanetlenmişse de zamanla oluşan yeni dini yapıda Zerdüşt’ten kalan tekniklerle halkın sürdürdüğü ve içinde büyüyle ilgili elamanlarında yoğun olarak yer aldığı inançlar bir araya geldi ve daha sonraki safhada Müslümanların Mecusi diye adlandırdığı dini sentez ortaya çıktı. İyiliğin kötülüğe galip gelmesi şeklindeki asli gayeye uygun olarak iyi cin ve ruhların yardımıyla kötü cin ve ruhların zararlı etkileri giderilmek büyücülerin kötülükleri önlenmek istendi. Zerdüşt devrinin melekleri ateş, sığır ve yer cinlerine, kurban büyü ayinine, dualar da afsunlara dönüştü. Hastalıklardan, kötü varlıklardan kurtulmak için afsunlar, büyüler yapıldı(Ak büyü). Airyaman adlı eski İran tanrısına başvurularak Angra Mainyu tarafından yaratıldığına inanılan 99999 hastalığa çare bulunmaya çalışıldı. Airyaman şimdiki parsilikte göğün “İzad”ı olarak devam etmektedir. Ancak onun iyileştirici gücü Feridun’a verilmiştir. Eski İran’da ateş kültünde de büyünün yeri vardır. Parsilerle Hindistan’da ve İran’da bulunan çok az sayıdaki Mecusi bakiyesi (Ceberler) hala büyüsel ayinler icra ederler. Zerdüştçü ritüeli ve adeti benimseyen, Zerdüşt’ün müritleri olarak gösterilen Mag’lar da büyücü ve ruh çağırıcı yerli bir kabile kabuledilmişlerdir.

Orta Asya Türklerinde Büyü

Çeşitli Türk kavimlerinde büyü, kehanet, falcılık, cincilik vardı. Ancak, Orta Asya Türklerinin dini inanış biçimini bilmeden bu toplulukların gizemcilikle ve mitlerle olan bağlantılarını çözümlemek oldukça güçtür. Orta Asya Türkleri İslam’ı kabul etmeden önce genellikle Şamanizm adı verilen bir dini akideye bağlıydılar. Şamanizm, umumiyetle Sibirya kavimlerinin dini inanışlarını ifade eden bir tabir olup, şimali Asya halkları arasında “büyücü, sihirbaz” anlamına gelen şaman kelimesinden müştaktır. “Şamanizm” terimiyle ifade edilen şey, arkaik ve tüm dünyaya yayılmış bir dinsel görüngüdür. Ama terimin dar anlamında Şamanizm, tipik olarak Sibirya ve Orta Asya’ya özgü bir dinsel olgudur.

Cahiliye Dönemi Araplarında Büyü

Cahiliye Araplarında Animizm ile ilişkili bulunan hurafelere dayanan inançların başında ariflik ve kahinlik bulunmaktadır. Araplar, kahinlerin her şeye kadir olduklarına inandıklarından her işte onlara başvuruyorlardı. Aralarında çıkan anlaşmazlıklarda onların aracılığına ve verecekleri kararlara önem verirler, hasta oldukları zaman tavsiyelerine uyarlardı. Bunlardan başka içinden çıkamadıkları konularda onların fikirlerini sorarlar, düş gördüklerinde onlara yordururlar, gelecekte başlarına ne geleceğini onlardan öğrenmek isterlerdi. Bu bakımdan kahinler, Babillilerde, Fenikelilerde, eski Mısırlılarda ve başka bütün eski uluslarda nasıl bir mevkie sahip idiyseler cahiliye çağı Araplarında da, ilim, felsefe, tababet, hakimlik gibi işlerle meşgul olan sınıfı ve din adamları sınıfını yani bu alanlarda uğraşma imtiyazını ellerinde bulunduran ruhani başkanları teşkil ediyorlardı. Arraf ağrı ve sızı gibi hastalıklar için bir kimseye yel girmesinden dolayı efsun yapar, davaları çözmek üzere kura oku atar veya bir ipe düğüm çalıp üzerine üfürürve görüşünü bildirirdi. Böyle, bir ipi düğümleyerek üzerine okuyuıp üfürmeye Arapça’da “en-Nefsu fi’l- Ukad” denirdi. İnsanın içine giren şeytanı, okuyarak, nusha yazarak çıkarmak isterdi. Bundan başka kahinler, hırsızları bulmak için bakır ibrik içine üfürür, rüya tabiri için de önemli ve seciyeli sözler söylerdi. Problemli meseleler için fal bakardı. Özet olarak Arap inancına göre kahin ilişkide bulunduğu ruhlar aracılığıyla her şeyi, her sırrı bilirdi.

Romalılarda büyü

Roma’da On iki levhada büyücülüğe karşı bir yasa vardı. Romalılar büyüyü boş ve anlamsız, büyücüleri hilekar ve yalancı saymakla beraber onlarda da büyücülük geniş çapta yer almıştı. Mısırlılarla Keldaniler’in büyücü-lerinden etkilenmiş olan eski Roma, büyücülerin merkezi haline gelmişti. İmparotorlar sık sık bunlara başvuruyorlardı. İ.Ö.110 gibi erken bir çağda, III. Ramses’in kimi subaylarıyla, haremindeki kimi kadınlar, kendisinin balmumundan bir heykelini yapıp, ölmesi için bu heykele büyülü dualar okumuşlardır. Bu tür olumsuzluklara rağmen İmparatorlar büyücülerin hizmetlerinden yaralanmakla birlikte, onlara kötü davranmaktan da geri durmamışlardır. Roma İmparatoru Tiberius döneminde büyü yapmakla suçlanan azad edilmiş 4000 kölenin Sardunya’ya sürgün gönderilmesini buna örnek gösterebiliriz. İmparator Augustos devrinde Roma’da astroloji önem kazandı. Bunun getirdiği kadercilik insanları çaresizliğe düşürdü ve Tanrıların yardımını elde etme yolları arandı. Bazı kimseler tanrılarla irtibat kurmak için büyüye başvurdular. Bu devirde sır dinlerinin sayısı da giderek arttı. Bu dinlerle ilgili törenlerde insanlar tanrı hüviyetine bürünüp, onu taklit ederek, geçirdikleri sıkıntı ve zaferleri sergilediler

Eski Yunan’da  Büyü

Yunanistan M.Ö. 1000 yıllarında tarih sahnesinde görülen ve parlak bir uygarlığın doğup geliştiği bir Yakın Doğu ülkesidir. Bugünkü Yunan halkını meydana getiren Helenler bu ülkeye gelmeden önce, orada Ege kültürü adını verebileceğimiz kültür bulunuyordu. Girit adasında, Minas ve Yunanistan’da Miken krallığının kalıntılarına izafeten bu kültüre Minos-Miken kültürü de denirdi. Bu Ege kültüründe bereket ve verimlilikle ilgili büyüler ve tabiat kuvvetlerini yatıştırma gibi unsurları taşıyan bir tür tarım dini (mevcuttu.) Helenler Yunan yarımadasına M.Ö. 2000 yıllarında kuzeyden birkaç dalga halinde geldiler. Bir süre sonra da yarım ada üzerinde egemenliklerini kurdular. Bunlar İndo-Ariler arasında yaygın olan bir çok dini unsurları da beraberlerinde getirdiler. Tanrılarını, tabiat kuvvetleri teşkil ediyordu. Bu tabiat kuvvetleri atmosferin üst tabakasında oturuyorlardı. Bunlardan en önemlisi gök tanrısı, yıldırımları meydana getiren, tanrıların ve insanların babası Zeus’tu. Eski Yunan’da görülen ziraatçı sınıfların dini uygulamaları tabiat kuvvetlerini denetlemek, bitki ve hayvanlarda üretimi geliştirmek amacına yönelik büyüye ve bazı vasıtalara dayanıyordu. Bu din mensupları bereket büyüsü yapıyor, Thesmoforya ve Authesteria bayramlarında, Dionyaos şenliklerinde büyüye müteallik tarımsal etkinliklerde bulunuyorlardı. Yunan dini hayatı o kadar canlı idi ki, Tanrılara elle dokunabilirdiniz adeta. Antropomorfist düşüncenin belirgin-leştiği bu medeniyette mitoloji, insanlar için birer nas konumundaydı.

Hindistanda Büyü

Atharva-Veda’nın en eski ismi “atharvan girash”dır. Bu terim mitolojik iki aile olan Atharva ve Angiras adlarının birleştirilmesiyle elde edilmiştir. Erken dönemlerde “atharva” terimi “kutsal büyüler” veya “kutsamalar”, ikinci terimde “büyücülük büyüleri” veya “lanetlemeler” anlamlarında kullanılmaktaydı. Atharvanlar; iyi edici, koruyucu büyü yaptıkları halde, Angirler; hastalıklar, kötülükler getiren büyüler yaparlardı.

Atharva-Veda 730 ilahilik bir koleksiyondur. Özellikle dönemin halk inançları, hekimlik, büyücülük gibi inanışları olduğundan dolayı bu konudaki önemi eşsizdir. Bu tür olaylarla ilgili olduğundan Atharva-Veda’ya “ev kitabı” (grhyasutra) da denilir. Atharva-Veda’da adı geçen Asuralar en eski tanrı ailesini oluşturuyorlardı. Asuralar gerçek büyücüler olarak ün yapmışlardı. Atharva-veda’da ve Rig-Veda’da egemen tanrı olarak karşımıza çıkan Varuna da “Korkunç hükümdar”, gerçek bir “bağ efendisi” olarak, büyülü güçlere sahiptir ve kurbanlarını uzaktan bağlayabilir veya yine uzaktan bağlarını çözüp kurtarabilir. ( Bu bağlama veya bağ çözme işini Tanrı Varuna büyüsel işlemlerle gerçekleştirir.) Vedalar’da geçen birçok ilahinin ve ritüelin konusu insanı tanrı Varuna’nın bağlarından korumak veya kurtarmaktır. Tanrı Varuna’nın büyüsel işlemlerinden korunmak isteyen Hindu toplumu, büyüyü sağlık ve savunma alanlarında sıkça kullanmıştır.

Eski Mısır’da Büyü

Eski Mısır’ın bize kadar ulaşan kaynaklarına baktığımızda sihir ve büyücülüğün, sihirsel ve büyüsel adların, büyülerin, tılsım ve formüllerin, büyüsel ayinlerin Mısır din hayatında geniş bir yer işgal ettiğini görürüz. Öyle ki eski mısırlılar için sihir ve büyü, dinsel öğeler haline gelmişti. Mısır’da büyücülük biliniyor ve uygulanıyordu. Muskalar hastalıkları iyileştiren heykeller vardı. Bu heykellerin üzerleri yılanlara ve akreplere karşı afsunla kaplıydı. Bu hayvanların soktuğu bir kimsenin, heykelin başından aşağı su dökmesi gerekti; heykele kazınmış metinlerin üzerinden geçen su, iyileştirici bir hassa ediniyordu; iyileşmek için de bu sudan içmek yetiyordu. Bundan dolayı; Mısır’ın kendisinde büyü ile din kategorileri arasına anlamlı bir ayrım çekmek olanaksızdır. Dini hayatın içerisinde özel bir yeri olan bu itikadi anlayış (büyü); Mısır Uygarlığı’nın başından sonuna kadar kendisini göstermiştir. (Öyle ki) Din Mısır kültürünün tümünü kaplar.

Sümerlerde büyü

Sümerler, tam bir din devletidir. Rahiplerin yönetiminde gerçekleşen dini merasimler tanrı-kral eşliğinde bir bütün oluşturur. Tanrıların yeryüzündeki halifesi olan krallar otoritelerini dini naslarla perçinlerler. Tanrıların insanlara takındığı tavrı kral da tebaasına takınır. Tanrıların iktidar için meşru gördükleri yöntemleri krallar da rahipler ve büyücüler aracılığıyla gerçekleştirirler. Kralın tanrısal varoluş biçimi, kendisi tanrı olmadan paylaştığı söylenebilir. O tanrıyı temsil ediyordu, bu da arkaik kültür aşamalarında bir anlamda temsil ettiğiyle aynı olmasını da getiriyordu. Her ne olursa olsun Mezopotamya kralı, insanlar dünyası ile tanrılar dünyası arasında bir aracı olarak, kendi kişiliğinde iki varoluş biçimi, tanrısal ve insani varoluş biçimleri arasında ritüel düzeyinde bir birliği gerçekleştiriyordu. Kral bu ikili doğası sayesinde, en azından mecazi anlamda hayatın ve bereketin yaratısı olarak kabul ediliyordu. Ama o (Mısır firavunu gibi) bir tanrı, tanrılar panteonunun yeni bir üyesi değildi. Müminler dualarını ona göndermiyorlardı; tam tersine krallarını kutsaması için tanrılara dua ediyorlardı. Çünkü hükümdarlar, tanrısal dünyayla içli dışlı olmalarına, bazı tanrıçalarla kutsal evliliklerine rağmen insan olma hallerini dönüştüremiyorlardı. Son tahlilde onlar ölümlüydü. Uruk’un efsanevi kralı Gılgamış’ın bile ölümsüzlüğe erişmek girişiminde başarısızlığa uğradığı unutulmuyordu. Sümerlerdeki bu kral tabusu onları gizemciliğe sev ketti. Öyleki bu gizem sokağa kadar sirayet etti. İnsanlar açıktan olmasa da büyüsel yöntemler eşliğinde imkânsızlıkları başarabilme yetisine, böylece tanrısallaşmaya çalıştı. Bu durum insanları büyüyle uğraşmaya yöneltti. Nihayetinde güç büyüyle eşdeğer sayıldı. Krallar da hâkimiyetleri adına bu güçten gereği gibi faydalanıyorlardı. Çünkü onlar sıradan bir kimliğe sahip değillerdi, bir tanrı-kraldılar. Krallığın tanrısal kökene bağlı olarak gökten indiğini dile getiren bu inanç Asur-Babil uygarlığı yok olana dek varlığını sürdürdü.

loading...
loading...