Batı kültüründe gülün anlamı

(0 oy) 0/5 63
Yorum Yaz


Sevgili dostlar hepimiz gül çiçeğini çok severiz. Peki Batı kültüründe Gül’ün anlamını biliyor muyuz? Bu yazımız bu konuyla ilgili….

Antik uygarlıklarda gülün anlamı

60-70 milyon yıl öncesine ait fosilleri bulunan gül çiçeğinin en eski uygarlıklar tarafından bir simge olarak kullanıldığı gözlenmektedir. Çiçeğin stilize edilmiş hali olan “rozet” motifi, adını gül çiçeğine benzemesinden dolayı almıştır ve Sümerli tanrıça İnanna’nın simgesidir. Uruk’ta yaşı, İ.Ö. 3300 civarında olan bir Sümer mührü bulunmuştur. Bu mühürde tanrıça İnanna’nın rozeti iki akrep tarafından korunur şekilde resmedilmiştir. Bu rozette sekiz yaprak bulunmaktadır.

Yine bir Sümer şehri olan Ur’da bulunmuş olan bir gömütten çıkarılan Kraliçe Puabi’nin ve eşlikçilerinin taçlarındaki çiçeklerin de sekiz yaprağı bulunmaktadır.

Tanrıça İnanna’nın Babilli karşılığı İştar, Asurlu karşılığı Astarte idi. İnanna/İştar aynı zamanda “Işık Getiren” olarak da bilinmekteydi. Benzer biçimde İsis; sabahın erken saatlerinde parlayan Sirius yıldızının ışığıydı.

Tanrıça İnanna’nın mührüne çok benzer bir şekilde Mısırlı tanrıça İsis de kardeş-kocası Osiris’i aramaya gittiğinde akrepler tarafından korunmaktaydı. Güller, İsis için düzenlenen tören ve festivallerde de (Rhodophoria) kullanılmıştır. Bu güller daha çok ona adanmış tapınaklarda yetiştirilen güllerdi ve eski Mısırlılar bu gülleri ihraç da ediyorlardı.

Sümerli İnanna, Babilli İştar, Roma mitolojisinde Venüs olarak karşımıza çıkar. Venüs de “Işık Getiren” olarak bilinmekteydi. Çünkü fiziki dünyada da Venüs; sabah yıldızı olarak güneşten önce ve akşam yıldızı olarak güneşten sonra doğar. İlerleyen dönemlerde, Judeo-Hristiyan kültürü içinde “Işık Getiren”, Lucifer’e dönüşecektir. Ortak özellikleri ışık getirmeleri olan bu tanrıçaların gül ile de bağlantıları vardır. Batı kültürünün temelinde etkin olan antik Yunan ve Roma mitolojisi dolaylı olarak bu Yakındoğu’daki eski inanç sistemiyle de ilişkilidir.

Yunan mitolojisinde gülün anlamı

Efsaneye göre; gül çiçeğini yaratan Yunanlıların Chloris, Romalıların Flora dedikleri çiçek tanrıçasıdır. Chloris bu çiçeği ormanda bulduğu ölü bir nympheden yaratmıştır. Nymphenin biçim değiştirebilmesi için öteki tanrıları yardıma çağırmış, Afrodit ona güzellik, Üç Güzeller parlaklık, neşe ve tazelik, Dionysus da nektar ve koku vermiştir. Böylece tamamlanan çiçekten Chloris bir taç yapıp başına takmıştır.

Yunan ve Roma mitolojisinde tanrı/tanrıçaların rolleri hep aynı kalmamıştır. Zamana ve toplumsal değişimlere bağlı olarak bazen unutulmuş, bazen yer değiştirmiş ya da biri tamamen ötekine dönüşmüştür. Bu dönüşümün bir örneği olan Yunanlıların Afrodit adını verdiği tanrıça, Roma döneminde, Venüs olarak anılmaya başlamıştır ve gül, tıpkı Afrodit gibi Venüs’ün de atribüsüdür. Gülün adının bile Afrodit ile bağlantısı vardır. “Rose” sözcüğünün onun oğlu Eros’un adının anagramı olduğu söylenir.

Gülün yaradılışıyla ilgili bir başka öykü Afrodit’in doğuşuyla ilişkilidir. Tanrıça, denizin köpüklerinden doğmuş, sudan çıkıp ilk ayağını bastığı yerde bir gül çalılığı bitmiştir. Tanrılar gelip bu gül çalısına nektar dökmüşler, böylece beyaz çiçekler açmıştır. Bir başka öyküye göre; Venüs ölmekte olan aşığı Adonis’in yardımına koşarken ayağına diken batmış, buradan damlayan kanı, beyaz gül yapraklarını kırmızıya boyamıştır. Böylece kırmızı gül Venüs’ün çiçeği haline gelmiştir. Resimlerde Venüs’ün bazen yalnız bazen oğlu Eros’un yardımıyla ayağından dikeni çıkartması gösterilir.

Gülün kırmızı oluşu hakkında başka bir öykü de annesinin canını sıkan Eros’u gül dalıyla dövmesi sonucunda akan kanından dolayı gülün kırmızıya dönüştüğüdür.

Gülün dikenli oluşu da Eros’un sayesindedir. Çok sevdiği gülü koklarken çiçeğin içinden çıkan bir arı Eros’u sokar. Annesine şikayete koşar, ondan aldığı yay ve okla gül bahçesine gidip, ok atmaya başlar. İsabet ettiremediği oklar, güllerin dikenleri olur. Öykünün diğer versiyonunda Afrodit bir avuç arının iğnelerini çıkarır, onları gülün dallarına yerleştirir, onlar da diken haline gelir.

Bir başka öyküye göre; Eros, gülü rüşvet olarak Sessizlik Tanrısı Harpokrates’e annesinin maceralarının duyulmaması için vermiş, böylece gül sır tutmanın simgesi haline gelmiştir. Toplantı odalarının tavanına asılan gül, “sub-rosa” yani odadaki konuşmaların “sır” olarak kalacağını belirtirdi

Venüs’ün eşlikçileri olan Üç Güzeller ve çiçek tanrıçası Flora için de gül kutsaldı. Hepsi için gül, aşkı ve güzelliği simgeliyordu. Yunan mitolojisinde ayrıca adı Eros olarak geçen tanrıça da gül ve gül rengiyle özdeşleştirilmiştir. Bu tanrıça “Şafağın Bakiresi” ve “Gül parmaklı şafak” olarak anılır.

Yunanlılara göre o, gün doğumunun simgesi ve şafağın söküşünü temsil eder. Eos, Roma mitolojisine ve Latince’ye Aurora şeklinde geçmiştir. Öyküye göre; Chloris gülü yarattıktan sonra İris ve Aurora’yı bu yeni çiçeğin adını yaysınlar diye çağırmış, Aurora şafağı pembeye boyarken İris de bu rengi ondan ödünç alıp gökkuşağına vermiştir.

Latin edebiyatında Lucius Apuleius (124-170), tarafından yazılan ve dünya edebiyatında da önemli bir yeri olan Metamorphoses (Başkalaşımlar) adlı eserde gül, konumuz açısından önemli bir motif olarak karşımıza çıkar. Bu eser, birden fazla hikayenin bir arada anlatıldığı bir yol hikayesidir. Kahramanın başına birçok şey gelir. Bu olaylar arasında en çok ünlenen “Golden Ass” (Altın Eşek) bölümü olur. Altın Eşek bölümünde, Apuleius büyü marifetiyle kuşa dönüşmek isterken kendini eşek olarak bulur. Sonunda insanlığını, Mısırlı rahipler tarafından ona verilen kutsal bir gülü yiyerek kurtarır. Gülün büyü ile bu ilişkisi onun gizem kültleri ile olan bağlantısından gelmektedir.

Tek tanrılı dinlerde gülün anlamı

Tek tanrılı dinlerde de gül, önemli bir simge olmayı sürdürmüştür. Örneğin; Musevi rahiplerin cüppe ve süsleri gizli anlamlar içerir. “İhtişam Cüppesi” denilen İsrail’in Yüksek Rahipleri’nin kıyafetlerine bakıldığında; başlığını oluşturan sarık konumuz açısından dikkat çekicidir. Yüksek Rahip, sıradan rahiplerin sade beyaz sarıklarının üzerine mavi kumaştan ve altından yapılmış bir taç giyer. Üç katlı olan bu taç, Yüksek Rahibin yalnızca kadimlerin üç alemini (cennet, yer ve cehennem) yönetmekle kalmayıp, evrenin ve insanın üç alemini de (ruhani, entelektüel ve maddi) yönetmesini simgeler. Sarığın tepesinde çiçek şeklinde küçük bir altın kap vardır. Bu kap rahibin doğasının alıcı olduğunu, onun ruhunun bir tasa benzediğini ve semadan onun üzerine boşalan sonsuz hayat sularını içine doldurmaya muktedir olduğunu işaret eder.

Tevrat tacı

Sarığın üstündeki bu çiçek, ezoterik anlamı açısından Tapınak Şövalyelerinin simgelerinden biri olan, bir iskeletin içinden çıkan güle benzer. Eskiden bedenden çıkan ruhani doğanın başın üstünden yükseldiğine inanılırdı. Dolayısıyla çiçeğe benzeyen kap ayrıca spritüal bilinci simgeler. Altın tacın ön kısmında İbranice harflerle Yüce Rabbin Kutsalı yazar Bu taçlar daha sonra Tevrat tacı olarak kullanılmıştır.

İsrailoğulları Hz. Musa’nın önderliğinde Mısır’dan çıktıktan sonra çölde, ibadetleri için taşınabilir bir çadır inşa ettiler. Bu çadırın adı Mişkan’dır (Tabernaculum). Rahiplik kültünü oluşturan Mişkan’ın bu özel rahipleri, Musa’nın abisi olarak kabul edilen Harun (Aaron) ve onun halefleridir. Bu rahipler (Kohen kökünden) Kohanim (kahin) olarak adlandırılırlar. Birinci Tapınak (Süleyman Mabedi/Beit ha-Mikdaş) inşa edilene kadar (İ.Ö. 967 veya 953) Mişkan aktif olarak kullanılmıştır. Harun soyunun elinde bulunan rahiplik kültü, Babilliler’in Kudüs’ü işgali sırasında bu tapınağın yıkılmasıyla (İ.Ö. 587/6) Levililer tarafından yürütülmeye başlamıştır. Yukarıda da değinildiği gibi bu yüksek rahipler oldukça ayrıcalıklı bir sınıf oluşturmakta ve kostümleri baştan aşağıya bunu yansıtacak simgesel anlamlarla doluydu. İkinci defa inşa edilen mabet (İ.Ö. 537-515) yerel vali kral Hirodes tarafından İ.Ö. 20’de eski ölçüleri biraz daha genişletilerek yeniden yapılmışsa da İ.S. 70’te Roma generali Titus tarafından tekrar yıkılmıştır. İşte bu yıkımdan sonra rahiplik kültü eski önemini yitirmiş ve eskiden yüksek rahibe ait olan simgesellik Tevrat’a (Torah) aktarılmıştır. İlk Yüksek Rahip olan Harun ve onun soyu ile devam eden bu külte tapım tüm simgeselliğiyle Tevrat Ruloları’na yansıtılmış ve Yüksek Rahip Tacı bundan sonra Tevrat Tacı olarak kabul edilmiştir.

Hristiyanlığın kabulü ile birlikte bir zamanlar Afrodit ve Venüs’ün kutsal çiçeği olan gül, bundan sonra Hz. Meryem’i simgeleyecek ve artık bizzat Bakire Meryem’in kendisi olarak Mistik Gül’e dönüşecektir. Meryem, “dikensiz gül” olarak anılacak ve böylece onun günahsızlığı vurgulanacaktır.

Tevrat’tın Neşideler Neşidesi (Ezgiler Ezgisi) adlı bölümünde aşık olunan sevgili, bir gülle karşılaştırılır (Ben Sharon’un gülü, vadilerin zambağıyım). Buna atfen de gülün ismi Hristiyanlar için Hz. Meryem’in simgesi haline gelmiştir. “Güllü Meryem” inancında gülfidanı ve gül; hem Meryem’e adanan dualara (tespih çekilirken ezbere okunan dualar) hem de bu iş için üretilen tespihlere (Rosary: güllerden taç anlamında) adını vermiştir.

Yakın doğu’da tespihin bilinen formuyla kullanıldığı en önemli gelenek Hristiyanlıktır. Asıl anlamı “gül çelengi” demek olan Latince rosarius / rosarium, Batı dillerinde tespih karşılığında kullanılan “rosary” / “rosaire” sözcüğüne kaynaklık etmiştir. Bu sözcük, Hz. Meryem’in güllerden oluşan tacına atıfta bulunur. Hz. Meryem, ilahi bilgelik (holy wisdom) ile eşleştirilmiş ve gül de bu bilgeliğin simgesi olarak kullanılmıştır. Tespihin gülle ilişkilendirilmesi Hristiyanlıkta gülün, Bakire Meryem’in remzi oluşundan kaynaklanmaktadır. Bugün özellikle Katolik ve Ortodoks geleneğinde tespih, özel dualar eşliğinde kullanılan, Tanrı’ya yaklaştırıcı bir dinî nesne hüviyetine sahiptir. Katolikler Meryem’in on beş gizemi hakkında meditasyon yaparken on beşlik setlere ayrılmış 165 tanesi olan tespihler kullanırlar. Her sette on küçük bir büyük tane vardır. Küçük taneler bir Ave Maria, büyükler Paternoster ve Gloria duaları içindir. Tespihi Aziz Dominic’in keşfettiğine inanılır. Batı sanatında onu tespih dağıtırken gösteren resimlere Karşı-Reformasyon sonrasında Maniyerist ve Barok üsluplarda sıkça rastlanır.

Hristiyanlıkta gül, Hz. İsa ile de bağlantılıdır. Gülün kırmızısı Mesih’in kanını akla getirir. Çiçeğin ortasındaki altın kalp (erkek kılgan) ise insan doğasında saklı olan ruhani altındır. Gülün taç yapraklarının 10 olması, akla Pisagorcu kusursuz sayıyı getirmektedir. Gül, kalbi simgeler ve kalp Hristiyanlar tarafından her zaman aşk, şefkat ve bu erdemlerin kişileştirmesi olan İsa Mesih’i ima etmek için kullanılmıştır. Böylece kırmızı gülün taç yaprakları İsa’nın beş yarasını; dikenlerle kaplı bir gül İsa’nın çilesini ve insanlık için hissettiği aşkı temsil ederlerdi. Gülün aynı zamanda çarmıha gerilmiş İsa’nın kanını toplayan kutsal kasenin (Graal) şekil değiştirmiş hali olduğuna dair düşünceler de vardır.

Gül ve haç örgütü

Batı kültüründe gül, dinsel anlamlarının yanı sıra bazı ezoterik inançlarla da ilişkilidir. Bunların başında da, gizemli Gül-Haç örgütü gelir. Bu örgütün, 1610’da yazılıp 1614’e kadar basılmayan, kimi otoritelerin daha erken bir baskısının da var olduğuna inandığı Fama Fraternitatis’te bahsedilen ilkeler çerçevesinde kurulup faaliyet gösteren bir cemiyet olduğu kabul edilir. Başka bir görüş ise bu cemiyetin hiç var olmadığını savunurken; diğer bir grup, Gül-Haç kardeşliğinin tarihte var olduğu konusunda fikir birliğine varsa da tarikatın kökeni konusunda fikir ayrılığı içindedir.

Gül-haç simge olarak, biri tam ortasında diğer dördü kollarında ama ortadaki güle bağlı halde olan beş gülü de kullanır. Bu oluşum Graal ve kurtarılan kandan da öteye, İsa’nın kalbini temsil ediyordu. Birçok kişi Gül-Haç gülünün Mısır ve Hindistan’a ait lotus çiçeğinin inançlara uygun bir biçimde düzeltilmiş hali olduğuna ve gül simgesinin bu çiçekle aynı anlama sahip olduğuna inanmaktadır.

Masonlukta da 18. Derece Gül-Haç Şövalyesi olarak adlandırılır. Pergelin kolları arasında yer alan gül-haçın altında yavrularını besleyen pelikan simgesi mason önlüklerinde karşımıza çıkar . Pelikanın göğsünden akan kanla yavrularını beslediğine inanılması İsa’nın simgesi olmasına yol açmıştır. Buradaki gül-haç sonsuz yaşamın şafağını yani bütün ulusların beklediği kurtarıcıyı, pelikan kurtarıcının yardımını, tepesinde taç olan pergel ise kurtarıcının adalet ve tarafsızlığını simgeler.

Dante ve gülün anlamı

Gül-Haç örgütünün kurulmasından çok daha önce gülün mistik bir simge olarak değerlendirilmesinin izleri Dante’nin (1265-1321) İlahi Komedyası’nda görülür. İlahi Komedya’da bir ezoterik realizasyon süreci vardır. Dante, modern Batılıların hiç bilmediği geleneksel ilimleri, sayılar ilmi, kozmik devreler teorisi, kutsal astroloji gibi ilimleri bildiğini ileri sürer. Dante’nin cehennemi bir negatif Araf’tır. Cenneti ise Heizekel’in beş kollu yıldızı gibi bir haçla bölünmüş, bir dizi Kabalistik çemberden oluşur (aslında bu, İbn-i Arabi’nin (1165-1240) çemberidir. Arabi bu çembere gül dememiş fakat Dante, buna mistik gül adını vermiştir.

Bu form akla Gotik katedrallerin batı cephelerinde yer alan gül pencereleri getirir. Ancak bu pencerelere “gül” adı 18. yy.’da verilmiştir.

Eliphas Levi’ye göre; Dante’nin cennetini oluşturan çemberin ortasında bir haç bulunur ve bu haçın ortasında bir gül açar. Levi, Gül-Haç simgesinin ilk defa halka açıldığını ve (neredeyse tümüyle) kategorik olarak açıklandığını belirtir. İlk defadır çünkü Dante’nin doğumundan çok önce ölen Guillaume de Lorris (y. 1200- 1238), başladığı Gül’ün Romanı adlı eserini bitirmemiştir. Ondan ancak 50 yıl kadar sonra eser, Jean de Meun (1250-1305) tarafından değiştirilerek tamamlanmıştır. Orta çağ edebiyatının önemli bir örneği olan bu kitabın Lorris tarafından yazılan ilk bölümü alegorik bir aşk şiiridir. Meun’un tamamladığı ikinci bölüm ise dönemin bazı inançlarının eleştirildiği kültürel ve toplumsal yaşamın bir yansımasının sunulduğu bir eserdir.

İlahi Komedya’nın son kitabı olan Cennet’te Dante, Beatrice’in rehberliğindeki düşsel yolculuğunu anlatır. Beatrice Dante’ye cennetin ortak merkezli dokuz göksel küresine yani Tanrının ikametgahı olan semavi ateşin bulunduğu göğe kadar rehberlik eder. Dante, Primum Mobile’de (9. küre) “kutsal aşk”ı simgeleyen bir gül görür. Taç yapraklarında inançlı ruhlar tahtlarda oturmaktadır. Beatrice ve Cennet’teki her ruhun bu gül de evleri vardır. Beatrice, yolculuğun ona düşen kısmı sona erince bu güldeki evine döner.

Böylece Batı kültüründe hem dinsel kaynakların hem edebiyat eserlerinin gülün simgesel anlamı açısından önemli örnekler ortaya koyduğu gözlenmektedir. Ancak bu anlamlar, ezoterik inançların etkisinden bağımsız değildir ve dolaylı yollardan Doğu kültürleriyle de ilişki içindedirler.(Z.Alsancak-YLT)