Kehanetin tarihi – Kahinlik

(4 oy) 5/5 1458
Yorum Yaz


Kehanetin tarihi dendiğinde  İnsanlığın varoluşundan bugüne kadar bilinmeyeni keşfetme arzusu insanın iç dünyasında var olagelmesi aklımıza gelir. Bilinmeyeni örten perdeyi aralamak bilgi sınırlılıkları sebebiyle bu dönem insanı için bir ihtiyaç haline gelmiştir. Kehanetin tarihi yaratılıştan İslâm öncesi döneme kadar bakıldığında kehanetin, toplumu ilgilendiren tüm meselelerde müracaat edilen bir olgu olduğu ve kâhinlerin, halkın sıkıntılarına çözüm bulan kimseler olarak toplumda önemli bir kimlik kazandığı görülmektedir.

Ya’kûbi’nin Tarih adlı eseri incelendiğinde kehanet, sihir ve tıyera’nın ilk olarak Sam b. Nuh’un yedinci göbekten torunu olan Nahur b. Sarûğ zamanında ortaya çıktığı kaydedilmektedir. Ancak Nahur’un hangi dönemde yaşadığı bilinmediği için mevcut kaynaklar istikametinde kehanetin kökeninin Keldaniler’e dayandığı söylenebilir. Nitekim 7 Arapların uçsuz bucaksız çöllerde işlerine çokça yarayan bu bilgiyi, Keldanilerden aldığı bilinmekte ve Eski Hintlilerin, Mısırlıların, Yunanlıların başka ulusların da bu bilgiyi Sümerliler yoluyla Keldanilerden öğrendiği düşünülmektedir.

İlk kahinlerin Keldanilerden, daha sonraları Musevilerden ve Araplardan ortaya çıktığı görüşü de yaygın bir. Nitekim Babilliler, Fenikeliler, Mısırlılar, diğer eski milletler ve Araplar kehanete çok önem vermekte ve kahinlerin her şeye muktedir olduklarına inanmaktaydılar. Onları aralarında müşavir, hakim, tabib, rüya yorumcusu kılıp müşkil bir işleri varsa onlara danışır, anlaşmazlıklarının halli için hükümlerine başvurur, hastalarını tedavi, rüyalarını da tevil ettirirlerdi. Geçmiş ve geleceğe dair gayb bilgisini kahinlerden öğrenmek isterlerdi.

İslam öncesi Arap toplumunda olduğu gibi geçmiş dönemlerde de kahinlerden çeşitli meselelerin çözümü için kehanette bulunmaları isteniyordu. Özellikle hükümdarlar iktidarlarının ne kadar süreceğini merak ettikleri için kahinlere sık sık müracaatta bulunuyorlardı.

Nitekim o dönemin hükümdarlarının kehanet konusuna oldukça ilgili olduğu hatta zaman zaman kehanette bulundukları rivayet edilmektedir. Zira kahinlerin hükümdar, kabile reisi ve üst düzey yönetici olmaları kahinler sınıfının seçkin bir zümrede yer aldıklarını açıkça göstermektedir. Nitekim, Mecusiler gökten kendilerine indirildiğini düşündükleri ateşi mabedin içinde yakar ve bu ateşin gece-gündüz kahinler tarafından devamlı surette muhafaza edildiğine inanırlardı.

Bu da toplumda kahinlere olan güveni ve saygınlığı açıkça göstermektedir. Aynı zamanda toplumda kadınların da kahin olarak görev üstlendikleri bilinmekte ve kendilerine sıkça müracaat edilmekteydi. Zira Mısır kadınlarının büyücülük yapıp düğümler üzerine üfürdükleri rivayet edilmektedir.

Kehanetin bir uzantısı olarak alınan rüya da eski toplumların yaşamını belirleyen önemli bir olgu olmuştur. Şöyle ki, halk kültüründe, görülen rüyanın gerçek olabileceği düşüncesi yaygınlık arz etmekte ve bu durum onları kahinlere rüyalarını yorumlatmaya sevk etmekteydi. Bundan dolayı kadim toplumlarda rüya, Allah ile insanlar arasında bir iletişim aracı olarak algılanıyor, kralların ve kahinlerin rüyalarının sıradan insanların rüyalarına göre daha derin bir mana içerdiği sanılıyordu.

İnsanoğlunun varoluşundan bugüne kadar kabul gören tedavi usulleri arasında yer alan sihirle tedavi yöntemi geçmiş toplumlarda bir hayli yaygınlık arz ettiği kaynaklarda yer almaktadır. Kehanetin rüya yorumunda kullanıldığı gibi tıp sahasında da çokça müracaat edilen bir alan olması dikkati çekmektedir. Nitekim Öztürk eserinde bu konu ile ilgili şu ifadelere yer vermiştir:

“Tarih araştırmalarında tıbbi tecrübelerin, çoğu zaman, pratiklere, sihir büyü gibi fiillere dayandığı bunların da tecrübeleri zenginleştirdiği fikri, genel kabul görmüş bir yaklaşım olarak dikkatleri çekmektedir. Yapılan araştırmalar tıbbın kökenlerinin büyüye ve dini pratiklere uzandığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Birçok araştırmacı, eski zamanlarda hastaların acısını dindirmek için çeşitli tedavi usullerinin ortaya konulduğunu belirtir. Bu araştırmacıların tespitlerine göre bu zamanlarda dualar, sihirler ve hazırlanan muskalar başlıca tedavi vasıtalarıydı” Sevgili burclar.net okurları şüphesiz ki İslam öncesi Arap toplumunda kahinlere tedavi ettirme alışkanlığı geçmiş dönemlerde de mevcuttu. Zaman içinde bazı bilgilerin terk edildiği ya da kutsallaştırıldığı buna bağlı olarak da insanların bilgi bakımından geri kaldığı ve bunun neticesinde sihirle tedavi yöntemlerinin ortaya çıktığı ileri sürülmektedir.

İran tıbbında zaman zaman sihirle tedavi yöntemlerinin tercih edildiği bilinmektedir. Mısır tıbbı hakkındaki bilgiler papirüslerden öğrenilmekte ancak papirüsün dayanıksız olmasından kaynaklanan bir sebepten dolayı Mısır tıbbı hakkındaki bilgiler yetersiz olmaktadır. Mısır tıbbında zaman zaman sihir ve büyü ile karışık bir tıp anlayışının mevcut olduğu anlaşılmaktadır.

Mısır’da ilaçlar hazırlanırken sihir ve efsun içeren sözcükler kullanılırdı. Şu ifadeler sihri ifadelere örnek teşkil etmektedir: ‘İsis, Oziris’i kurtardı, Horus’u babasını öldüren kardeşi Set’in yaptığı fenalıklardan kurtardı. Ya İzis, efsunların büyük ilahesi beni kurtar. Fena olan her şeyden kurtar, beni ağrıların ilahından kurtar, ağrıların ilahesinden kurtar. Bir ölü erkek (veya kadın) olmaktan kurtar, içime giren fena şeylerden kurtar, senin oğlun Horus’ün kurtulduğu gibi kurtar. Çünkü suya girdim, sudan çıktım. Bugünün kapanına düşmedim. Dedim ki, çocuk olmuştum, genç olmuştum. Ay, güneş dilinle söyle, ey İsis, beni iltimas et. Güneş dili ile söyler ve iltimas eder. İşte ben şimdi her türlü fenalıktan, fena olan, zalim olan 9 fenalık yapan her şeyden kurtuldum. Ağrı ilahından, ağrı ilahesinden, ölüm ilahesinden bile kurtuldum’.

Mezopotamya denilince hiç şüphesiz Sümer, Babil ve Asurlular anlaşılır. Bu bölge ile ilgili yapılan arkeolojik kazılardan anlaşıldığına göre o dönemin tıp alanıyla ilgili zengin malzemenin günümüze ulaşmadığı ancak Mısır tıbbıyla kıyas edildiği zaman daha fazla bilginin bize ulaştığı görülmektedir. Bununla beraber o dönemde hekim-büyücü inancının yaygınlığı görülmektedir.

Babilli kahinler çoğunlukla eczacılığı da sıhri bir kuvvet olarak Hastalık ile sıhhatin birbirini takip etmesi, zaman zaman marazi durumların görülmesi Babil tababetini ilm-i nücûm ve dine bağlamaktadır. Mezopotamyada hekim-büyücülerin değişik iyileştirme yöntemleri arasında şunlar yer almaktadır; suya zeytinyağı dökerek alınan şekle göre yorum yapmak, karaciğere bakarak yorumda bulunmak veya özellikle şamanizmde görüldüğü gibi, hastalanan kişinin nefesle ağızdan giren kötü ruhun çıkarılmasıdır. Mezopotamya tıbbında dini kavramların etkisi büyük olduğundan dolayı tedavilerde muskalar çok yaygındı. Bazen hastadaki kötü ruhları çıkarmak için şairane ifadeler içeren sihri büyüler de kullanılırdı. Şu örnekte olduğu gibi: ‘Onlar yedidir, onlar yedidir. Okyanusun derinliğinde yedidir. Cennette beslenen onlar yedidir. Yetiştirdikleri okyanus derinliklerinde yedidir. Ne kadın ne erkektirler. Esen sert rüzgar gibidirler. Onlar ne kadındır, ne de doğurdukları oğul. Ne teşekkürü, ne de merhameti bilirler. Dua ya da yalvarışı duymazlar. Tepeler arasında büyüyen atlar gibidirler.  Ea’nın kötü ruhlarıdırlar. Onlar Tanrılar için yalnız taht taşıyıcılardır. Patikayı kirletmek için yüksek yerde dururlar. Onlar kötü ruhdur, kötü ruhdur. Onlar yedidir, onlar yedidir. Onlar iki kez yedidir. Cennetle kovmalı, yerle kovmalı’. Hititlerdeki tıp anlayışının da Mezopotamya tıbbında olduğu gibi, sihir, büyü ve salgınların tanrı gazabı olduğu inancı ve ilaç bilgisinin de, kökü çok eskilere giden otların kullanılması ile ilgili geleneklerden oluştuğu görülmektedir. Vücuda giren kötü ruhların çıkarılması uygulamasının sadece Mezopotamya toplumuna has olmadığı, daha sonraları da başka topluluklarda devam ettiği yapılan araştırmalar neticesinde görülmektedir.

Babil ve Asur dönemine ait yapılan kazılar neticesinde, mermer bir plaka üzerinde bir kuş resmi bulunmuştur. Bu da o dönemde, kuş uçurmak suretiyle kehanetin Arap toplumundaki kadar önemli olabileceğini bizlere düşündürmektedir. Kehanetin bir başka çeşidi olan yıldızlara bakarak kehanette bulunmanın da geçmiş toplumlarda yaygın olarak bilindiği görülmektedir. Nitekim yıldızlara bakarak kehanette bulunan ilk toplumun Babilliler olduğu sanılmaktadır.

Mezopotamyada insanlar, kaderlerinin yıldızlarda yazılı olduğunu düşünürler ve önemli olayların ortaya çıktığı zaman yıldızların ne durumda olduğunu bilirler, benzeri durumları da buna göre yorumlarlardı.

Yapılan açıklamalar neticesinde geçmiş toplumlarda yer alan kehanet uygulamalarından örnekler verilecek olursa şunlar zikredilebilir: Rivayet edildiğine göre Hz. İbrahim doğduğunda enteresan olaylar olmuş ve Nemrut bundan korkarak kahinlerle müneccimleri, toplayıp bu olaydan ne anlam çıkardıklarını sormuş ve kahinlerin görüşüne göre hareket etmişti. Aynı zamanda Nemrut yaşadığı asırda yıldızların durumunu ortaya koyup onlar hakkında hükümler çıkaran ilk kişi olarak da bilinmektedir. Hz. Mûsa doğacağı zaman kahinler Firavun’a gelip Beni İsrail’den bir çocuğun doğacağını ve Firavun’un mülkünü zevale uğratacağını söylemeleri üzerine Firavun kahinlerin bu kehaneti üzerine doğan bütün erkek çocukları. Yemen hükümdarlarından Zebba, kahinlere kendisinin nasıl öleceğini ve devletinin akıbetinin ne olacağını sormuş; kahinler de ona, aşağılık ve zayıf bir genç tarafından öldürüleceğini söylemişler ve bununla beraber Amr denilen bu şahsın onu bizzat öldürmeyip sadece ölümüne sebep olacağını da sözlerine eklemişlerdi. Yemen hükümdarlarından Yezdicert, oğlu Behram doğar doğmaz ülkede bulunan müneccimleri ve kahinleri çağırmış, onlara oğlunun doğumu ve hayatında karşılaşacağı şeyler hakkında bir rapor hazırlamalarını emretmişti. Onlar da, güneşin burcunu ve yıldızların çıkışlarını tespit ettikten sonra çocuğun geleceğiyle ilgili şeyleri Yezdicert’e rapor edip bildirmişlerdi. Yine Yemen hükümdarlarından Amr b. Tübban, uykusuzluktan bir hayli şikayetçi olunca doktor, falcı ve kahinlerin bu husustaki fikirlerini sormak için onlara danışmıştı. Yukarıda zikri geçen örnekler göstermektedir ki, kehanet olgusu kadim toplumlarda önemli bir fonksiyon icra etmişti. İslam zuhur edinceye kadar kahinlerin toplum içinde etkin bir konuma sahip ve gayp bilgisine vakıf kişiler olarak görülmelerinden dolayı insanların bilinmeyene olan merakını bu cihetle tatmin etme yoluna gitmişler ve toplumun birçok ihtiyacının giderilmesinde başvurulan merci olmuşlardır. (Kaynak:Ayten-Yılmaz “İslam Öncesi Arap Toplumunda Kehanet” YLT)