Astroloji ve simya

(2 oy) 5/5 945
Yorum Yaz


Astroloji, gök cisimlerinin hareket ve konumlarının yorumlanmasıyla yeryüzündeki olayların önceden bilinebileceğini belirten ve bu nedenle yeryüzündeki her şeyin bir şekilde gökyüzündeki gezegen ve yıldızların etkisi altında olduğunu düşünen bir sanat veya bir bilim dalıdır. Astrolojinin bilinen ilk kaynağı Babil coğrafyasıdır ancak Babil astronomisi gök olayları ile ilgilenmiş olsa da, daha çok dini unsurlarla karışık kozmogonik astronomisini benimsemiştir.

Astroloji ve simyanın ortak yanı

Astroloji ve simyanın tek ortak yanı ikisinin de Hermesçi birer bilim olması değildir. Bunlar, “gök ve yer gibi birbirleriyle bağlantılıdır. Astroloji, Zodyak’ın ve gezegenlerin anlamını yorumlarken, simya, unsurların ve metallerin anlamını yorumlamaktadır.” Ortak bir sembolizm taşıyan astroloji ve simya, kozmolojik bilimler olarak kabul edilmektedir. Makrokozmosun mikrokozmosa benzerliği gereğince beşeri sahalara da uygulanabilirler. Bu açıdan bakıldığında ne astroloji bir kahinlik sanatıdır ne de simya altın yapma uğraşı, aksine bunlar, insanın kendisini ve alemi anlamasında ve onunla bütünleşmesinde doğru bir anlayış ortaya koyan sembolik bilimlerdir.

Babil ve astroloji

Babil coğrafyasına ilişkin olarak, belki de diğer arkaik kültürlerden daha fazla, temel tasavvur, Gök ile Yeryüzünün tam benzeşimi şeklinde tanımlanabilir. Bunun anlamı yalnızca Yeryüzünde olan her şeyin bir biçimde Gökte de var olduğu değildir, ayrıca yeryüzünde olan her şeye, Gökte tastamam özdeş bir başka şeyin karşılık gelmesidir, Yeryüzündeki bu şey Göktekinin ideal bir modeli olarak görülmektedir. Ülkeler, nehirler, kentler, tapınaklar -bildiğimiz gibi tapınak, Kozmosun birebir imgesidir- belli bir kozmik düzeyde de gerçek anlamda var olmaktadırlar. Örneğin Ninova’nın planı arkaik çağda göksel yazıya göre, yani yıldızların gök kubbede çizdikleri “grafik” işaretlere göre çizilmiştir. Dicle, Anunit yıldızında bulunmaktadır; Fırat, Kırlangıç yıldızında, Sippar kenti Yengeç takımyıldızında, Nippur kenti Büyük Ayı’da bulunmaktadır. Bu göksel düzeyde her şeyin gerçek anlamda var olduğuna, yerdekilerin yalnızca onların imgelerinden ibaret olduğuna inanılmaktadır. Başka bir örnek vermek gerekirse, Sümer-Babil cennetini çevreleyen nehrin dört kolu vardır; zaten ‘nehrin çatalında’ deyişi Babil coğrafyası kültüründe Cennete girilen yeri, yalnızca ölümsüzler ile kahramanların aşabileceği eşiği ifade etmektedir.

Meissner’in çevirdiği bir Babil metninde, “Toprak parçası yıldızı Babil’dir,” denilmektedir. Bu yıldız Koç takımyıldızında (Aries) bulunmaktadır; bilindiği gibi bu takımyıldız tıpkı Kozmosun merkezi Babil’in dünyayı yönetmesi gibi bütün burçları yönetir. Burkitt, Persler siyasi olarak Babil’i ezdiklerinde bu yıldızın Koç takımyıldızından ayrıldığını göstermiştir. Demek ki bütün imparatorluk erdemlerine sahip olan kent “kutsanmıştır”.

Öte yandan geleneksel kültürlere göre yalnızca kutsal olan şeyin bir gerçekliği vardır; kutsanmış mekan (tapınak, kent vb) tek “gerçek”tir, çünkü Evrenin tamamı orada yoğunlaşmıştır. Tek gerçek zaman litürjik, kutsal zamandır; insan bu mutlak zamana (ebediyetin örtük bir ifadesi) bayramlarda ya da ritüellerde fiilen yer alarak katılmaktadır.

Babil inançlarına göre kozmos tanrıların hükmettiği, gezegenlerin yönettiği bölgelere ayrılmıştır. Şu ya da bu göksel alan ile ona hakim olan gezegen ya da onu temsil eden tanrı arasında büyülü ilişkiler, “tekabüliyetler” ve “etkiler” vardır. Göksel bir alanda meydana gelen her şey bir biçimde yeryüzünde, göğün etkisindeki yaşamda da olacaktır. Elbette bu “etkiler” her zaman doğrudan olmaz. Gök ile Yeryüzü arasında sayısız ilişki, sayısız düzey bulunmaktadır. Yeryüzü ancak bir Merkez içinde ve özel koşullar çerçevesinde Gökle doğrudan ilişkiye girebilir.

Diğer yandan her gezegene bir maden ile bir renk tekabül etmektedir. Renkli olan her şey -hayvanlar, bitkiler, taşlar- bir gezegenin etkisinde bulunmaktadır. Babillilere göre her gezegeni bir tanrı yönetmektedir, her maden için de bir gezegen bulunmaktadır. Yılın ilk ayında “hüküm süren” Enlil -iktidarını ona özgü belirli bir zaman süresince uygular- madenler hiyerarşisinde altın ile temsil edilmiştir. Şamaş Enlil’in yerini alınca en pahalı ve en değerli maden olan altın madeninin efendisi o olmuştur. Bir Yeni-Babil metninde tanrılar ile madenler arasındaki ilişkiler şöyle belirlenmiştir: Enlil-altın, An-gümüş, Ea-bronz, Ninidni-taş. Gezegenler, tanrılar ve madenler arasındaki büyülü ilişkiler -renkler, doğum tarihleri, yazgı vb üzerinde etkili olurlar- ortaçağ halk geleneğinde de canlıdır.

Böylece Gök-Yeryüzü benzeşimi varlığın bütün düzeylerinde sayısız büyülü tekabüliyetler doğurmaktadır. Böylece neden şu ya da bu rengin uğurlu ya da uğursuz olduğunu, neden şu ya da bu madenin iyileştirdiğini ya da hastalığa yol açtığını, neden şu ya da bu “zaman”ın iyi ya da kötüye işaret olduğunu anlamak kolaylaşır. Merkezini bir gezegenin ya da bir tanrının yönettiği bir göksel alan içinde bulunan her büyülü güç, gerçekliğin bütün düzeylerinde doğrudan ya da tekabüliyetler aracılığıyla yer almaktadır. Babil coğrafyası kültürlerinin en eski çağlarında bu Gök-Yeryüzü benzeşimi üzerine kurulu kozmolojinin insan yazgısının yıldızlara bağlı olduğu biçimindeki bağımlılık kavramıyla ilintili olup olmadığı bilinmemekle beraber, bu kavramın Babil coğrafyası tarihinin orta döneminden beri mevcut olmuş bir kavram olduğu düşünülmektedir.

Astroloji ve simya ilişkisi

İlk Babilli astrologlardan bu yana metaller gezegenlerle ilişkilendirilmişlerdir. Simyacılar da çeşitli metalleri, gezegenlere atfettikleri sembollerin aynıları ile göstermişlerdir. Altın için ‘Güneş’, gümüş için ‘Ay’ ifadesini kullanmışlardır. Altın madeni güneşin etkisiyle oluşmuştur: “Bilgelerin fikrine göre altın, olabilecek en temiz kükürtten doğmuştur ve toprakta uygun bir şekilde düzeltilip, göğün, özellikle de güneşin etkisiyle iyice arındırılmıştır. Altının göksel bir küreyle ilişkilendirilerek konumlandırılması, diğer elementler için de geçerlilik taşıyan bir hiyerarşik yerleşimin ilk yönünü oluşturmaktadır. Astroloji ve simyayı birbirine bağlayan bu yapıda, güneş altını, ay gümüşü simgelerken, göklerdeki diğer 5 gezegenle birlikte ortaya 7 metal 7 yıldız simetrisi çıkmaktadır. Makrokozmos-mikrokozmos ilişkisini oluşturan bu dizgeye göre en hızlı gezegen Merkür cıva, Venüs bakır, Mars demir, Jüpiter kalay, Satürn ise kurşun ile ilişkilendirilmiştir. Bunlardan Jüpiter ve Venüs benzeşiminin neden olduğu bilinmese bile bilinen, elementlerin gelişiminin hamisi olunan göksel küre tarafından yönlendirildiğidir. Her gezegen kendi ayırt edici erdemini yerleştirdiği metalin yeraltındaki gelişiminden sorumlu yönetici konumundadır. Bu şekilde kurulmuş uygunluklar, simya ile astroloji arasındaki ilişkiyi göstermektedir, bu ilişki ‘Zümrüt Tablet’in şu kelimelerle ifade ettiği kanuna dayanmaktadır: “Altta olan ne varsa yukarıdakine benzer”.

Bergbüchlein, madenlerin oluşumunda yıldızların etkilerini içeren gelenekleri anmaktadır. Bilindiği gibi gümüş, ayın etkisiyle oluşmuştur. Damarlar, ayın konumuyla belirlenen yönlere olan uzaklığa ya da yakınlığına göre güçlü ya da zayıf olabilir. “Yönleri geceyarısından öğleye, çatıları ise akşama dönük olan madenler işletilmesi en uygun olanlarıdır.” Aya tekabül eden gümüş “büyüsel olarak” ayın yarattığı zaman ile mekâna aittir; işte yaşam da bu kısacık sürede rahme düşer, “esin” rahmi aynı vakitte döller. Bergbüchlein, daha sonra Venüs’ün etkisiyle döllenen bakırın, Mars tarafından yaratılan demirin, Satürn’ün işi olan kurşunun kökenini açıklar.

Altın ve gümüş, bütün ticari işlemlerin ölçüsü olmadan önce bile kutsal metaller olarak kabul edilmiştir. Bu ikisi, Güneşin ve Ayın ve bu nedenle de bu semavi çiftle ilgili olan ruh ve nefsin gerçekliklerinin dünyevi yansımaları olarak görülmüştür. Bu nedenle en eski sikkeler genellikle Güneşle veya onun yıllık dönüşüyle bir takım ilgileri bulunan resimler veya işaretler taşmaktadır.

Simya, metallerin yeryüzünün karanlık rahminde, yedi gezegenin (yani Güneş, Ay ve çıplak gözle görülebilen beş gezegen) etkisi altında üretildiklerini öğretir. Eşyaya bu bakış tarzı, fiziksel bir açıklama olarak değerlendirilmemelidir. Bu, maddi tezahürlerin nasıl varoluşun iki kutbundan çıktığını göstermektedir. Bu sadece ‘harici’ tabiat, makrokozmos durumunda değil, aynı zamanda mikrokozmos yani insanın psiko- fiziksel yapısı için de geçerlidir. Simyada ‘dahili’ metaller olduğu gibi astrolojide de ‘dahili’ gezegenler vardır.

Simyacılara göre astroloji

Simyacıların görüşüne göre metaller, gezegen güçleriyle ilişkili olup metal sanatı “aşağı astronomi/yersel astronomi” diye de adlandırılmaktadır. Nicolas Flamel’e göre simyasal “Büyük Uğraş”ta başlangıç maddesi, 12 burca karşılık gelecek şekilde 12 değişim aşamasından (“12 Kapı” ya da “12 Bölme”den) geçip olgunlaşarak en son kararlı halinde kızıllığa ulaşmalıdır. Bu duruma ulaştıktan sonra ele geçen “Lapis philosophorum”un (Filozof Taşı/Felsefe Taşı) üzerinde artık Zodyak’ın hiçbir etkileme gücü kalmayacaktır.

Daniel Stolcius (Stoltzius) von Stoltzenberg’in (~1587-1660) geniş bir simya ansiklopedisi niteliğindeki Kimyanın Gezinti Bahçesi (Frankfurt, 1624) adlı eseri, çeşitli kitaplardan toplanmış olan 107 adet simya gravürü içermektedir. Simyaya ilişkin en güzel resim ve gravürleri içerdiği için önemli bir ansiklopedik yapıttır. Eserin içindeki ilk grup şekiller, “Basilius Valentinus’un On İki Anahtarı” olup Filozof Taşı’nın hazırlanmasını betimleyen oldukça simgesel bir resimler dizisidir. “Aşağı astronomi” bağlamında zodyakın her bir işareti ile bağlantılı olan simyasal işlemlerin on iki ardışık adımı, şöyle verilmektedir:

Burçlar ve simya 

“Calcination” (Kızdırma / Kavurma / Oksitleme) (KOÇ);

“Coagulation / Congelation” (Pıhtılaştırma / Dondurma / Kristalleştirme)

(BOĞA);

“Fixation” (Sabitleştirme / Katılaştırma) (İKİZLER);

“Solution” (Çözme / Eritme) (YENGEÇ);

“Digestion” (Yumuşatma / Parçalama) (ASLAN);

“Distillation” (Damıtma / Sıvıdan tortuyu ayırma) (BAŞAK);

“Sublimation” (Süblimleştirme / Uçuculuk yoluyla arındırma) (TERAZİ);

“Separation” (Süzerek ve dinlendirerek ayırma) (AKREP);

“Ceration” (Mum ya da merhem benzeri bir duruma getirme) (YAY);

“Fermentation” (Mayalandırma) (OĞLAK);

“Multiplication” (Çoğaltma / Yinelemeli Dönüştürme) (KOVA);

“Projection” (Değersiz metale uygun renk verici toz madde ekleme) (BALIK)

Babil’de Astroloji simya ilişkisi

Her şeyin görünmez bir ağ içinde bulunduğu, bu ağa bağlı olduğu bir yerde, hiçbir şey kutsal olmayan kişisel inisiyatif sonucunda tesadüfen yaratılmamıştır. Mesela Babil yaşamında lacivert taşının önemli bir işlevi bulunmaktadır. Bu işlev, Babil coğrafyası kozmolojisi ile teolojisi sayesinde anlaşılabilecektir. Bu yarı değerli taşın mavisi Yıldızlı Göğün mavisidir: Kabartma üstünde ay tanrısı, yıldızlı gecenin tanrısı Sin’in sakalı bu taştan yapılmıştır. Ay tanrısı, özünü somut olarak belirtmek için mavi sakallı olarak temsil edilmiştir, ayrıca hakim olduğu aya bağlı bütün erdemler laciverttaşıyla simgelenmiştir. Ay tanrısı, diğer adıyla Ninna -ünlü bir kabartmada- Kralı, Kule’yi (Babil Kulesi) yıkmaya kışkırttığında bunu ona bir kadeh “abıhayat” vererek esinlemiştir. Bütün kozmik yaşama bereket veren ayın hareketlerini düzenleyen aynı gizem dolu gecenin, insan yaratımlarının tohumlarını, “esinlerini” de doğurduğuna inanılmaktadır. Apokrif Esdras kitaplarının dördüncüsündeki alıntının gösterdiğine göre, bu tasavvur Doğu halklarının yaşamında organik bir niteliğe sahiptir: “O zaman ağzımı açtım ve işte, dolu bir kadehe değdim, suyla dolu gibiydi, ama rengi ateş rengine benziyordu”. Bu, Babil kabartmasındaki esin kadehine benzemektedir ve içindeki içki de insana mükemmelen kutsanmış erdemler olan “kozmolojik” yapı kurma yetisini ya da peygamberliği bahşetmektedir.

Gece, Ay, Su, Verimlilik, Ölüm ile Ölümsüzlük arasındaki büyüsel bağ -kozmik yaşamın tamamını açıklamaya ve farklı varoluş düzeylerini bir tek imgede birleştirmeye çalışan ilk zihinsel sentezlerden biri- aynı biçimde Babil coğrafyası dünya görüşünde de mevcuttur. Ea’ya adanmış ana tapınak olan Abzu yakınlarında biten kişkanû’nun (kuşkusuz “yaşam ağacı”) lacivert taşına benzeyen dalları bulunmaktadır. Laciver ttaşından yapılmış ve değerli taşlarla süslenmiş bir “yaşam ağacı” halk imgeleminde uzun süre varlığını korumuştur. Apokrif Yahudi ve Hıristiyan metinleri, kahramanlık efsaneleri, Doğu masalları vb cennette ya da büyülü bahçede biten böyle bir ağaçtan söz etmektedirler.

Ea, derinliklerin yer altı Sularının tanrısıdır; buradan onun mehtaplı geceye bağlı olduğu kolayca anlaşılabilir. Büyülü erdemlerle yüklü madenler ve değerli taşlar ona aittir, madenciler ile zanaatçıların piri olarak kabul edilmektedir. Tapınakların temelleri toprağa -yani abzu’ya, yer altı sularına- gömülü olduğundan kutsal anıtları yapan ustaları Ea yönetmektedir. İnsan yaratılışı sürekli olarak ebedi yaşam kaynağına, Su’ya, Ay’a, Gece’ye bağlanmıştır.

Babil kültüründe kutsal bir yere sahip olan lacivert taşı başka kültürlerde de kutsallığa sahip olmuştur. Örneğin Ekvator’da, La Plata Adası’ndaki kimi eski mezarlarda silindir biçiminde, özenle parlatılmış yirmisekiz parça bulunmuştur. Bunların ada yerlilerine ait olmadığı ve burada ayinlere ya da kutsal törenlere katılmak üzere gelmiş kıtalılar tarafından konulmuş oldukları kanıtlanmıştır. Yine Peru’da da bir İnka mezarında büyük ve güzel bir lacivert taşı bulunmuştur. Tıpkı Afrika-Asya uygarlıklarında olduğu gibi, Amerika yerlilerine ait kültürlerde de bu “göksel” taş, ölünün ruhunun yolculuğunu kolaylaştıran etkili bir gereç olarak görülmüştür. Bugün hala Batı Afrika’da yapay mavi taşlara büyük değer verilmektedir. (Celil çiftci-ylt)

loading...
loading...